Kürt Siyasetinin Enternasyonalizmle İmtihanı!
ŞEYHMUS DİKEN ŞEYHMUS DİKEN

Kürt Legal Siyasal Hareketi değişik isimler altında olmak üzere son partisi Barış ve Demokrasi Partisi olarak baraj sisteminin parlamenter temsiliyet engelleyiciliğini aşmak üzere girdiği üçüncü genel seçimlere farklı yelpazelerden kimi Kürt olmayan şahsiyetleri de şemsiyesi altında meclise taşıdı. Önceki iki seçimde de sadece Türkiye Büyük Millet Meclisine değil, belediyelere de belediye başkanı ve belediye meclis üyesi olarak değişik şahsiyetleri aday gösterdi ve seçti.

Akın Birdal, Ertuğrul Kürkçü, Ufuk Uras, Sırrı Süreyya Önder, Nursel Aydoğan, Levent Tüzel, Erol Dora’yı milletvekili olarak, Yurdusev Özsökmenler’i de bir önceki dönemde Diyarbakır Bağlar Belediye Başkanı olarak.

Belki işin sonunda söylenmesi gerekeni en başında vurgulayarak dile getirmek en doğrusu.

 

Kürtleri siyaseten genellikle “Milliyetçilik”le vazedip ardından bunun üzerinden siyaset yapmak öteden beri alışılagelmiş ve medyatik hâl. Her fırsatta Kürdün en sıradan talepkârlığı dahi gündeme geldiğinde en masum ifadeyi bir kez daha hatırlayalım “Bu işin sonu bu ülkenin bölünmesine doğru gider. Siz ayrı bir Kürt Devleti mi kurmak istiyorsunuz, açıkça söyleyin. Kürtlere dil hakkı verilirse diğerleri, Çerkezler, Lazlar, Boşnaklar da ister. Kırk tane farklı dil konuşan var bu ülkede. Eh bu ülke o zaman kaça bölünecek…” Bu rahatsızlığın bir başka vurgusu da şöyle: “E kardeşim daha ne istiyorsunuz. Vali, kaymakam, polis, milletvekili, bakan hatta cumhurbaşkanı bile oluyorsunuz. Daha ne istiyorsunuz?”

Hâlbuki gerçek hayata baktığımızda realitenin böyle olmadığı gün gibi aşikâr! Türk halkının yoğun olarak yaşadığı batı yakasında, yani Türk Kimlik varoluşunun hükümran alanlarında kendi kimliği ile “var olmakta ısrar eden” herhangi bir Kürdün bırakınız milletvekilliği, belediye başkanlığını, mahalle muhtarlığına bile seçtirilmeyeceği, seçilemeyeceği ortada iken. Türk Kimliği ile varolduğunu ayan beyan ifade eden şahsiyetlerin büyük oy oranlarıyla bizzat Kürt seçmenler tarafından hem de Kürdistan’da seçildiği ve Kürt siyasetinin de bunu gayet doğallıkla aday göstererek aşikâr ettiği ortada.

Çanakkaleli Yurdusev Özsökmenler Diyarbakır’ın Bağlar gibi hayli politik bir ilçesinde yüzde 83 oy oranı ile Belediye Başkanı olmuştu. Akın Birdal Niğdeli, bir önceki seçimlerde Barış ve Demokrasi Partisi Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’tan bile daha yüksek oy alarak yaklaşık 60 bin oyla Diyarbakır’dan Milletvekili olmuştu. Ve son seçimlerde Bursalı bir Bulgar göçmeni çocuğu olan Nursel Aydoğan ise yüzde 73’le seçilmişti.

Dilerseniz yakın günlerde basına demeç veren Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan’ın dediklerine bakalım. “Babam Bulgaristan göçmeni, annem Bursa’nın yerlisi, tipik bir Cumhuriyet Halk Partili aileden geliyorum… Kürt kim, Alevi kim, üniversitede öğrendim… Bursa’dan beni tanıyanlar ‘Bizim Nursel mi, Allah Allah BDP’de mi?’ diyorlarmış… Seçim zamanı Türk olduğum için seçimi kaybeder miyiz diye çok düşündük. Ama yüzde 76 oy aldım…”

Şimdi bu noktada Bursaspor-Diyarbakırspor maçı esnasında ve sonrasında Bursa’da Diyarbakırlılara ve Diyarbakırspor taraftarlarına “Kürt” diye “PKK”li diye yapılanları bir kez daha hatırlayalım. Ve sonra da “Kürtleşerek değil, Bir Türk olarak Barış ve Demokrasi Partisi içinde siyaset yapıyorum” diye üzerine basarak basına demeç veren Bursalı ve Diyarbakır Vekili Nursel Aydoğan’ın “BDP Milletvekili olunca herkes ‘Neden BDP’ diye soruyordu. Özellikle de Türkler! Kürtler için durum başkaydı. Bir Türk olarak onlarla beraber siyaset yaptığım için saygı duyuyorlardı.” Sözlerine bir kez daha kulak verelim.

İster istemez Milliyetçiliğin ve onun tam karşıtı Enternasyonalizmin ister kavramsal olarak isterse ete kemiğe ez cümle pratiğe dönüşmüş hali pür melalini Kürtlük ve Türklük etnik kimliğinin Kürt ve Türk siyasetine yansıması üzerinden bir kez daha düşünmekte yarar var.

Kürtler üzerinden yeni bir siyasal okumaya cidden ihtiyaç olduğu kanısındayım. Kürt siyaseti; Türkiye siyasetinin sadece seçim barajıyla değil, etnik önyargılarla da tıkanık damarlarına ve engelleyici temsiliyet rezaletine kanımca epeydir yeni kulvarlar açıyor. Türkiye siyasetine bypas yapıyor. Adeta “siyaset böyle de yapılır” demeye getiriyor. Üstelik saflarından aday gösterdiği ve temsil gücü hayli yüksek şahsiyetleri etnik kimliğinizden arınıp Marxist literatürdeki sınıf intiharı benzeri etnik intihardan geçerek “Kürtleşin” ve Kürt Meselesinden başka bir “iş”le uğraşmayın da demiyor. Bu muhteşem bir olgunluk…

Tekrar gündemdeki “aktör” Nursel Aydoğan’ın Akşam Gazetesindeki demecine dönersek; “Yedi aydır Barış ve Demokrasi Partisi teşkilatlarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı”yım diyor Diyarbakır’ın Bursalı Vekili. Yani ez cümle; Kürtlerin ve bir kısım Türk demokratlarının ümit bağladığı partinin; kendisini “Türkiye Partisi” olarak ısrarla vurgulamasına karşın, yaygın kanının “Kürt Partisi” olarak kabul ettiği Barış ve Demokrasi Partisinin örgütlerden sorumlusu Diyarbakır Mebusu Bursalı bir Bulgar Göçmeni Türk. Üstelik “Türk Kimliği”ne de vurgu yapan bir Türk.

Peki, bunca örnekten sonra başka ayrıntıya girmeden hemen sormak Kürtler açısından “hak” değil mi o halde! Hem bu sorum yalnızca yaygın medyanın etkisinde kalıp her fırsatta “bölücülük, çalkı taşı, ayrı devlet” paranoyası altında uykusuz geceler geçiren sokaktaki vatandaşa da değil yalnızca. Sol jargondan beslenip, eski anlı şanlı solculuğundan dem vurup, ama kendi “Kemalizm”inden asla vazgeçmeyip toz kondurmayan Kürt siyasetinde “neden sınıf perspektifi” eksik diye ısrar eden ve bu işin bir Kürt “Milli Mesele”si olduğunu unutan “milli solculara” da sözümdür. Tabi sözüm bihakkın sosyalist ideolojinin hakkını teslim edenleri ayrı tutmak kaydıyladır.

“Milli” paranoyalar kalbe zarar. Milli hassasiyetlerden kurtulunmadığı müddetçe daha çok paranoyak uykusuz geceler geçirir ve kâbuslarla boğuşursunuz. Hem önünüzde iyi enternasyonal Kürdi örnekler de hazır varken, benden söylemesi…