Kuvvetli düşler ve açlık
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Yorgun hissediyorum kendimi. Dirençsiz bir yorgunluk değil. Belediye otobüsünün penceresine başımı dayamış, otobüsün geçtiği sokakları izliyorum…. Ne çok bina, insan, taşıt… Olaylar, düşünceler beynimize çarpar, etkiler ve arkasında duygu izleri bırakır. Sonra o izleri takip ederek düşüncelerin geldiği yeri buluruz.

Açlık grevindeler, Ankara’nın göbeğinde, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça. Devlet kurumu karşısında bedenleri dışında öne sürecekleri bir şeyleri kalmadığı için mi? Açlık grevi denilince, Deleuze ve Guattari’nin “Kafka, Minör Edebiyat İçin” kitabındaki, ‘dil’ üzerine tespitleri gelir aklıma. Yemek yerken, ağzınız doluyken konuşamazsınız. Konuşabilmek, sesini duyurabilmek için kendini aç bırakmak, bir gösteri olarak milyonlarca insanın gözü önünde eriyip gitmek… Bedenin bir siyaset mekânı olarak kurgulanması, Melville’in ‘Kâtip Bartleby’si ve pasif direnişle ilgili bütün o yazılıp çizilenler… Açlık grevi güzellemesi yapacak değilim, ama insanların bedenlerini öne sürmelerindeki cesaret ve bu cesarete zorlayan çaresizlik, aklımdan bir türlü çıkmıyor.

Barthes, Michelet hakkında yazdığı bir yazıda, kişileri bedenlerinden yoksun bıraktığınızda kimliklerinin de yok olacağını söyler. Beden hem soyut bir kurumdur, hem de bireysel oluşun gerçekleştiği yer. Nasıl düşünürsem düşüneyim, açlık grevini meşrulaştıramıyorum. Aklım sürekli olarak cesaret ve çaresizliğe kayıyor. Oğlunun cenazesini alabilmek için açlık grevi yapan Kemal Gün’ün yaşadığı çaresizliği dirence dönüştürmesindeki umut, bize ne söylüyor? Umudu, kamuoyunda oluşacak tepkiyle devletin sesini duyması mı? Ortada bir kamuoyu yokken, kamplaşmış bir toplumda acılar ve vicdan da kamplaşmışken.

Otobüsün penceresinden bakarken bir şeylerin sonuna geldiğimiz hissi doluyor içime. Hava da güzel, baharın canlılığı sarmışken her yeri, düşündüğüm şeyler daha bir canımı yakıyor sanki. Ama bu can yanması, nefes almak gibi bir şey oldu artık. Canımın yanmasından kaçacak değilim, gazetelerin sadece yemek tarifi, nasıl yaşanırsa mutlu olunur sayfalarıyla ilgilenmiyorum. Acı veren bir duygu ya da düşüncede, o duyguyu ve düşünceyi tamamen yaşayana kadar durabilmek, istediğim bu. Yoksa dağılacağımı biliyorum, insanın kendisinden kaçması sadece bir yanılsama, kaçamaz. İstediğiniz kadar, seslerini duyurmak için kendini aç bırakan insanları görmemeye çalışın, başkentin ve hayatın tam ortasında onların eriyip gittikleri gerçeğini değiştirmiyor görmemeniz, hissetmemeniz. Onlar orada ve siz buradasınız, aynı zamanı paylaşıyorsunuz.

Otobüsten inip kalabalığın arasına karışıyorum. Bu şehirde yaşayan milyonlarca insandan biriyim. Böyle düşünmek beni her zaman rahatlatır. Gözümün önüne, gazetedeki fotoğraflarından gördüğüm Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’nın gülümseyişleri geliyor. Göze aldıkları şeyler mi, kendi oluşlarını yaşamak konusunda gösterdikleri direnç mi, gülümsemelerini sihirli bir şeye dönüştürüyor? Bulunduğum sokakta gülümseyen bir insan aramaya koyuluyorum. İş çıkış saati ve kimsenin yüzü gülmüyor. Arendt’in elini omzumda hissediyorum sanki o an. Dünyayı kendinden daha çok seven insanların acıya ve mutsuzluğa direnme gücü farklı. Belki de direnenlerin yüzündeki o sihirli gülüşün nedeni budur.

Düşün hayal kırıcı statüsü yüzünden düşlerden nefret eden Barthes’ın sözleri geliyor aklıma. Bloch, düşleri ikiye ayırıyordu ‘Umut İlkesi’nde, ‘istismar’ eden ve kuvvetli düşler olarak. Kuvvetli düşlerin ardından yaşanan hayal kırıklıkları da muhtemelen kuvvetli olacaktır, ama istismar eden düşler kadar zarar vermeyecektir. Insanları istismar eden düşlerle oyalayan iktidarlara karşı, hakikat uğruna harekete geçirilen kuvvetli düşler arasındaki fark…

Sokakta nihayet gülen birilerine rastlıyorum. Tuhaf bir etki uyandırıyor üzerimde attıkları kahkaha. Bloch’un ‘regresyon’ diye tarif ettiği, anlamsız, sıkıntı ve umutsuzluktan boşalmış gürültülü bir kahkaha. Bu çağı simgeleyen bir yanı var bu kahkahanın, korku filmi efekti gibi. Sonra nedense bir gülümseme yerleşiyor dudaklarıma. Balıkçılar Kahvesi’nin yolunu tutuyorum.