Kuyruklu yıldızın kalbi
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Kuyruklu yıldızın üzerine, kalbini dinleyen bir uzay aracı bile indirdiler; Suriye’de ya da Irak’ta bir yerlerde, bir yandan kafalar kesilir, teknolojinin son ürünü kayıt cihazlarıyla dünyaya seyrettirilirken. Sizi bilmem ama yıldızlara bakmak beni her zaman rahatlatmıştır; Attilâ İlhan’ın “Yıldızlar eskidirler, onlar bizi bilirler” diye yazdığı gibi, her şeyi bildiklerine inanmışımdır hep. Dünyanın böyle dönmeye devam edemeyeceğini düşünüp, yaşadıkları gezegenden habersiz, gökyüzündeki yıldızlara bir tabloyu seyreder gibi boş gözlerle bakan ya da hiç bakmayan, yaşama saygı duymayan insanların şu kısacık hayatlarını çarçur edişlerine üzülüyorlardır kesin.

Yıldızlar bu aralar aklımı daha çok meşgul eder olmuştu, balıkçılar kahvesinin müdavimlerinden Ali Abi’nin de etkisiyle. Balıkçılar onu, hayalci olduğu için Hayali diye çağırıyorlar, halk ozanlarından Âşık Hayali ile bir ilgisi yok. Kendine şu akıllı telefonlardan almış bir tane ve kuyruklu yıldızdan kaydedilen sesi dinleyip duruyormuş birkaç gündür. Okumuş etmiş biri olduğum gerekçesiyle yanıma gelip bana da dinletti kuyruklu yıldızın kalp sesini. “Çözmeye çalışıyorum” dedi, “ama bu kayıt eksik. Belki sen bilirsin tamamına nasıl ulaşacağımı.” Şaşırdım tabii önce, uzay aracını gönderen Avrupa Uzay Ajansı’nın web sayfasını önerdim, belki orada vardır daha uzun bir kaydı.

Hayali’ye göre, kuyruklu yıldızdan gelen sesler, doğmadan evvel bildiğimiz bir dile ait, doğduktan sonra yaşadığımız şok yüzünden o dili unutuyormuşuz ve anne babamız bize zorla başka bir dil öğretiyormuş. İçimden, belki de o yüzden konuşarak anlaşamıyoruz, yabancı bir dil nihayetinde diye düşündüm, aklıma yattı bu fikir. Sevgililerin bile konuşarak anlaştıkları nadir olsa gerek, dokunarak daha kolay iletişim kuruyorlardır.

O kadar ikna edici konuşuyordu ki Hayali, kulaklığı takıp dakikalarca kuyruklu yıldızın sesini dinlerken buldum kendimi. Dinlerken, Hayali, iki de bir dürtüp ne duyduğumu soruyordu, aynı kaydı defalarca dinlemiş olmasına rağmen. Dedim ki, “Başka bir hayat mümkün gibi bir şey söylüyor sanki. Başka hayatlar da var, siz kendinizi kaybetmişsiniz.” Ben böyle söyleyince bastı kahkahayı Hayali, “Çay da söylüyor mu? Demli mi içermiş?” “Sence ne söylüyor?” dedim. “Bir ağıda benziyor kalbinin sesi” dedi Hayali ve derin bir suskunluğa gömüldü. Avrupalıların şarkı dediği şey, bizde ağıt oluyordu işte. Nasıl karartılmışsa içimiz, kuyruklu yıldızdan bile bir hüzün bulup çıkarıyorduk. Hayali’nin derdi, hayatın sırrına ulaşmaktı; o sırra, hayatın sınırları dışında gördüğü kuyruklu yıldızla ulaşabileceğini düşünüyordu. Benim içinse hayatın sırrı, politik bir meseleydi, çünkü hayatı savunarak o sırra ulaşılabilirdi; kuyruklu yıldızın kalbini dinlerken duyduğum şey, başka bir hayatın kalp sesiydi. Yoksa, bilim dediğimiz şey, hayatı savunmadığı sürece zarar verici bir güçtü ve başka hayatların kapısını da ancak bu sayede aralayabilirdi.

Balıkçılar kahvesinden çıkmış, kulağımda kuyruklu yıldızın sesi, yağmur yüklü bulutların gizlediği gökyüzünde yıldızları ararken, aradığım şeyin umut olduğunu biliyordum. Yerin altında ve üstünde işçiler öldürülür, fakültelere polis girip tekme tokat öğrencileri gözaltına alır, köylülere gaz bombaları atılıp binlerce ağaç kesilirken, yıldızlar, hayata düşman olanlarla hayatı savunanların ezeli mücadelesinin bir simgesiydi ve o kuyruklu yıldızın kalbi nasıl hızlı atıyorsa, yaşadığımız gezegenin de kalbi aynı hızda atıyordu, yaşamak için…