Kuyunun gösterdiği...
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Suya ulaşabilme konusunda insanlığın en büyük buluşlarından olan kuyu, işlevsel ve yapısal özellikleri nedeniyle sinemasal semboller dünyasında vajina ve ana rahmiyle en çok örtüştürülen objelerdendir. İnsanlığın ortak kültürel mirasına baktığımızda böyle olması çok doğal; kuyu dinsel anlatılarda hayatın kaynağı olan suyun yeraltından çıkıp ışıkla buluştuğu bir kutsallık sembolüyken günlük hayat bilgisi bağlamında öncelikle kadın cinselliğinin ve su çekmek için kuyuya daldırılan kova simgeselliği üzerinden üremenin sembolüdür: Erken dönem Hıristiyan anlatılarında Cennet Bahçesi’ndeki dört nehrin kutsal kaynağı olarak sunulur. Antik Çin’de başta gelen erotizm sembollerindendir. Yusuf Peygamber hikâyesinde Yusuf’un hayatının bir bölümünün bitip yeni bir bölümünün başlaması -aile ocağından koparılıp firavun hanesinde bir cinsel arzu nesnesine dönüşmesi- bir kuyu sayesinde olur. Mircea Eliade Demirciler ve Simyacılar adlı kitabında ‘nesnelerin cinsiyeti’nden bahsederken Yahudi mistisizminin temel öğretisi Kabbala’yı oluşturan yapıtlardan Zohar’da ‘kadın’ sözcüğüyle ‘kuyu’ sözcüğünün aynı anlamda kullanıldığını belirterek şöyle der: “Irmağın beslediği kuyu erkekle kadının birleşmesini simgeler.”
Sinemadaki kuyuların sürdürdüğü işte bu sembolizmdir, ama radikal bir farkla: Kuyuyu anlatı yapısının önemli parçalarından, hatta neredeyse karakterlerden biri olarak izlediğimiz filmlerde kuyu artık ürkütücü bir objedir. 1968 tarihli Metin Erksan filmi Kuyu’da genç kızın ‘namus’unun peşinde koşan kötü adamın o ‘kuyu’da nasıl bir akıbet yaşadığını görürüz. Cinselliğini mühürleyen genç kız ise kendini bir zamanlar o kuyuya sallanan kovanın ipiyle öldürür. Tarkovsky’nin ilk filmi İvan’ın Çocukluğu’nda (1962) İvan’ın ödipal trajedisine ve ‘fallus yüzünden artık ölümcül bir yer haline geldiği için geri dönüş imkânı kalmayan ana rahmi’ imgesine bir kuyu rüyasıyla tanıklık ederiz.

‘Kuru’ ya da içindeki suyun kullanılamaz olduğu durumlarda kuyu daha da tekinsiz bir şeye dönüşür. Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği’nde (1991) kurumuş kuyu artık işlevsiz bir rahimdir. Öldürülüp derisi yüzülecek genç kızlar için zindan olarak kullanılan kuyu, kurbanlarının derisiyle kendine elbise yapıp kadın olarak yeniden doğmaya çalışan bir seri katilin hiç döllenemeyecek rahmine denk düşer.
Bu kuyu sembolizmini Türkiye’nin halini de açıkladığı için seviyorum. Ne yazık ki benim ülkemde kuyular Ringu (1998) filmindeki kuyu gibi: İçinden TAK ve IŞİD bombaları çıkıyor, iktidar zulmü çıkıyor, yeni-faşizm çıkıyor. Bu o kadar ölümcül bir durum ki, bir mezarlıkta yaşadığınızı sanabilirsiniz. Neyse ki şunu biliyoruz: Kuyunun dibinde bir avuç yaşam enerjisi bile varsa umut var demektir.
2016’nın en iyi ve ilginç filmlerinden A Perfect Day/Mükemmel Bir Gün de işlevini yitirmiş gibi görünen bir rahim ve ‘ölü doğum’ sahnesiyle açılıyor. Yugoslavya’nın parçalanmasıyla başlayan o korkunç iç savaşın son günlerinde, 1995’in Balkanlarında -bugün Slovenya sınırları içinde yer alan bir bölgede- uluslararası bir yardım ekibi suyu zehirlemek amacıyla kuyuya atılmış, orada çürümeye bırakılmış bir cesedi çıkarmaya çalışıyor. Ardından suyu dezenfekte edip yöre halkı tarafından kullanılabilir hale getirecekler. Simgesel yapının basit güzelliğine çok iyi bir örnek bu: Parçalanan Yugoslavya Ana’dan doğmaya çalışan yavru ülkelerin trajedisi…



Ama bu yeni doğum bir türlü gerçekleşmez çünkü rahim/vajinal kanal/toprak ananın göbek kordonu tekrar işlevselleşemez: Yardım ekibinin üyeleri cesedi çıkarabilmek için ihtiyaç duydukları halatı bir türlü edinemez. Civar köyleri dolaşıp halat ararlar ama kimse onlara yardımcı olmaz. Örneğin bir bayrak direğinin ipini kullanmak isterler ama bölge sakini “O bayrak benim ülkemin sembolü” diyerek ipi vermeyi reddeder -ülkemin insanları susuzluk ve hastalıktan kırılsa da olur, yeter ki ülkemin sembolü aşağıya inmesin…

Bir sürü maceradan sonra nihayet bir ip bulurlar, bir insanın ölümü için kullanılmış bir urgan… Ama bu sefer de başka engellerle karşılaşırlar. Sonunda toprak ana tekrar canlanacaktır ama uluslararası ekibin hiç tahmin edemeyeceği bir şekilde...

Bu arayış sırasında ‘uygar batılılar’ın bölgeyi ve oradaki hayatı nasıl biçimlendirmeye çalıştığını izlerken şu gerçekle karşılaşırız: Kuyu özellikle onların girişimleri yüzünden işlevselleşememektedir. Bu haliyle Mükemmel Bir Gün sadece Balkanlar’ın değil Irak ve Suriye’nin hikâyesini de içeren bir anlatıya dönüşür.
Ama film umutla biter: Kuyunun dibinde bir avuç bile yaşam enerjisi varsa umut var demektir. Şimdi önemli olan kuyunun dibini görebilmek...