Laboratuvar kaçkını
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Elimizden uçup gidecekmiş gibi çay bardaklarını sıkı sıkıya tutuyoruz. Üzerimizden geçen bulutlar, dalgaların sesi, her şey zamanın geçtiğini hatırlatıyor. “İyi miyiz” diye sormuştu bu sabah ihtiyar bir balıkçı, iyi olmadığımızı biliyorum, ama çabalamalıyız der gibi. Bütün gün “İyi miyim?” diye sormuştum ben de kendime, “Değilim” demek gelmiyordu içimden, kedere teslim olmak istemediğim için, ama içimde bir şey usul usul kanıyordu. 400’den fazla sığınmacının Akdeniz’de öldüğünü okumuştum daha yeni. Koca deniz, uygarlıkların doğduğu deniz, uygarlıkların mezarı…

Bazen laboratuvarda yaşıyormuşuz gibi hissediyorum, deney yapılıyor sanki üzerimizde. Bu kadar iş cinayeti, katliam, baskı, haksızlık, bir iktidarı yıpratmıyorsa, totalitarizmin test sonuçları, bu topraklarda epey yüksek çıkıyor olmalı. Entelektüel kapasitemiz ve siyaset yapma becerimizse yerlerde sürünüyor. Köy enstitülerinin kapatılması gibi politikaların ve askeri darbelerin meyvelerini yiyorlar tıka basa. Doyacak gibi bir halleri yok, ama yedikleri o meyveler zehirli, tadına kanmalarıysa tarihsel bir körlük… Totaliter rejimler, varlıklarını borçlu oldukları şiddet ve korkunun kurbanı olurlar, oldular hep...

Walter Benjamin, solun faşizmi yeterince anlayamamasından ve tuhaf iyimserliğinden bahseder yazılarında, özellikle Almanya örneğindeki gibi sosyal demokratların pasifliğinden. O tuhaf iyimserliğin neden olduğu pasifliği, ne olursa olsun, devlete karşı duydukları o derin bağlılıkta aramalı belki de… Kaybedecek şeyleri olduğuna inandıkları sürece…Yaklaşan tehlikenin büyüklüğünü tahmin edememeleri, yükselen faşizmin en büyük şansı olmuştu. Benzer bir şeyi, 12 Eylül için de söylemek mümkün, eskilerin anlattıklarına göre, bu kadar kıyıcı ve kapsamlı olacağını kimse beklememişti. Bakalım, beklemediğimiz daha neler gelecek başımıza.

Sonunda dayanamayıp çay bardağını bırakıyorum elimden. Sanki halatın ucunu bırakmışım da uçacakmışım gibi elimden tutuyor. “İyi misin?” diye soruyor. “Bilmem…” diyorum. Doğduğumdan beri yaşadığım ülkenin koşulları değişmemiş, bir kobay olarak durumum fena değil aslında. Hâlâ okuyup yazabiliyorum, dans edermiş gibi sokaklarda yürüyebiliyorum, içimde usul usul kanayan bir şey olsa da gülebiliyorum…

Çantamdan Tezer Özlü’nün “Kalanlar” kitabını çıkarıp bir paragraf okuyorum ona: “Hava çok güzel. Mavi gökyüzü, güneşin sıcaklığı hiç bitmeyecek gibi. Bugün neler düşünülür, diye geçiriyorum aklımdan. Belki yazı bile yazılır. Ne limanlar var yeryüzünde diyorum. Ne açık denizler. Ama dağlar arasında kaybolan kaç deniz var? Haykırmak istediğim çok şey var. Büyük kayıplar yıkacak değil bizi.” Gerisini okumuyorum, ağıtlar içinde uyumaktan bahsediyor Tezer Özlü. Ağıtlar içinde uyuduk hep. Ninni niyetine, analar ağıtlar yaktı çocuklarının başında. Ağıtlar, büyük kayıpların bizi yıkmasına engel olsa da savaşları kovamadı.

Tezer Özlü’den rastgele bir paragraf seçiyor: “İktidardaki egemen sınıf ve benim toplumumdaki düzen, her gün sayısız kez benim ve benim gibileri vazgeçmeye ve bizi kendisi gibi olmaya zorladı. Ben bir kez aklımı yitirdim, ama kendimi yeniden kendi elime geçirdiğimde daha da zor yenilebilir durumdaydım.”
Kendini yeniden ele geçirmeden kendin olamazsın. Kendini ele geçirmekse zor iş, özellikle günümüzde. Uçuşan insanlarla dolu sokaklar. Sevmiyorum aslında böyle genellemeler yapmayı. “Dünya insanları bana birer fabrika ürünü gibi görünüyor” diyen Tezer Özlü de, bunun insanları tanımadan önce kullanılan çok sert bir yargı olduğunu yazmıştı.

“İyi miyim?” sorusunun cevabını, belki de aşkla birlikte düşünmeli. Sevdiğim yazar ve şairler, yanılıyor olamazlar, hayatı anlamlı kılan en önemli şeyin aşk olduğunda hemfikirler. Hatta Duras’ya göre, bunun o sırada var olan bir aşk olması gerekmez, “henüz orada olmayan, gelecek ya da bitmiş olan bir aşk da olabilir…” Çay bardağını yine sıkı sıkıya kavrıyorum, martılar havalanıyor…