Latin Amerika’da “sol” iktidarlar: Brezilya örneği
KORKUT BORATAV KORKUT BORATAV
Latin Amerika’da “sol iktidarlar” çeşit çeşittir. Geçen hafta bu köşede bunlardan biri olan Nestor Kirchner’in Arjantini’nden söz etmiştim

Latin Amerika’da “sol iktidarlar” çeşit çeşittir. Geçen hafta bu köşede bunlardan biri olan Nestor Kirchner’in Arjantini’nden söz etmiştim ve Kirchner solculuğunun “alâmet-i farikası”nın uluslararası sermayeye ve hegemonik güçlere karşı izlenen çizgi olduğunu ileri sürmüştüm.

Bugün de Lula’nın Brezilyası’nın sekiz yıllık “sol iktidarı” üzerinde duracağım. Ekim’deki Başkanlık seçimlerini kazanan Dilma Rousseff’in de Lula’nın çizgisini sürdüreceğini hatırlatalım. Demek ki “Brezilya-türü bir sol iktidar modeli” oluşmaktadır.

İyi ama nasıl bir solculuk? Başkanlık seçimlerinden sonra Rousseff “Lula hükümetlerinin enflasyon hedeflemesine, dalgalı döviz kurlarına ve malî sorumluluğa dayanan başarılı ekonomik politikalarının sürdüreceğini” açıkça ilan etti. Bazı yorumcuların “kutsal üçlü” diye nitelendirdikleri bu saçayak (biraz açılırsa), kamu maliyesinde faiz dışı fazla hedeflemesi anlamına gelmekte ve çok yüksek reel faiz oranları ile sonuçlanmakta idi.

Türkiye’deki iktisat politikası tartışmalarını (ve bu köşeyi) izleyenler farkedeceklerdir: Brezilya’nın “kutsal üçlü”sü, AKP’li yıllarda Türkiye’de IMF ile imzalanan stand-by programlarından türeyen makro-ekonomik politikaları da belirleyen saçayağını oluşturmaktaydı. Ve bu model, büyüme sürecini büyük ölçüde dış kaynak hareketlerine bağladığı; ekonominin 2008-2009 kriziyle kırılgan konumda karşılanmasına yol açtığı için şiddetle eleştirilmekteydi.

Bu durumda en azından bu göstergeye baktığımızda Brezilya’nın “solculuğu”nu sorgulamaya başlayabiliriz.

***

Makroekonomik politikaların benzerliği, bazı önemli farklılıkları gözardı etmemelidir. Bir kere, Lula, borçları erken ödeyerek standby anlaşmalarına son vermiş ve neoliberal makroekonomik reçeteyi, IMF’den bağımsız olarak uygulamıştır. Bu uygulama belli bir hareket serbestliği de sağlamıştır. “Esnek kurlara” bağlılık, zaman zaman “esnetilmiş”; rezerv biriktirmeye öncelik verilerek döviz fiyatlarının aşırı ucuzlaması frenlenmiştir. Uluslararası krizin çevre ekonomilerini etkilemeye başladığı tarihte (Ağustos 2008’de) Bank of International Settlements (BIS) tarafından hesaplanan dövizin efektif reel fiyatına bakalım. Tam on yıl öncesiyle karşılaştırılırsa, Brezilya’da reel döviz fiyatı aşağı yukarı değişmemiş; Türkiye’de ise üçte bir oranında ucuzlamıştır.

Bir diğer farklılaşma iki ülkenin dış ticaret rejimlerinde gözlenmiştir: AB ile Gümrük Birliği, Türkiye’nin gümrük tarifeleri üzerindeki özerkliğini büyük ölçüde tasfiye etmiştir. Brezilya ise ABD ile ne ikili ne de çok taraflı bir serbest ticaret veya gümrük birliği anlaşması yapmamıştır.

Döviz kurları ve dış ticaret rejimleri arasındaki ayrışma, iki ülkeninn dış dengelerindeki gelişmeleri de farklılaştırmıştır. Dünya ekonomisinin kriz-öncesi canlanma konjonktürünü kapsayan 2003-2007 döneminde Lula yönetimindeki Brezilya her yıl dış fazla vermiş; AKP yönetimindeki Türkiye ise cari açıklarını dört nala artırmış; bunların toplamı sözü geçen beş yıl içinde 117 milyar dolara ulaşmıştır.

Türkiye uluslararası krizden bu nedenlerle daha ağır etkilenmiştir. İki kriz yılında (2008-2009’da) Brezilya büyümüş; Türkiye küçülmüştür.

***

Bölüşüm ilişkilerine bakıldığında, Lula Brezilya’nın temel toplumsal gerilimlerini oluşturan emek-sermaye ve topraksızlar-kapitalist çiftçiler çelişkilerinin üzerine gitmemiş; bunların yerine kamu kaynaklarının önemli bir bölümünü 15 milyon yoksul aileye (Bolsa Familia programı içinde) yapılan nakit ödemelerine ayırmış; sekiz yılda reel asgari ücreti yüzde 54 oranında artırmış; diğer sosyal harcamaları da yukarı çekmiş; yoksulluk oranını düşürmeyi başarmıştır.

Bir yandan “malî disiplin; faiz-dışı bütçe fazlası hedefleri”; bir yandan da hızla yükseltilen sosyal harcamalar… Buna, özel sektöre dönük kamu teşvikleri de ekleyelim ve soralım, “bu ne perhiz; bu ne lâhana turşusu?”

Öyle anlaşılıyor ki gereken kaynaklar, kamu yatırımları kısılarak ve yüksek oranlı vergilemeyle sağlanmıştır. Brezilya’nın büyüme karnesi ise parlak değildir: Son yirmi yıl boyunca (hem Cardoso, hem de Lula yönetimleri altında) Brezilya’nın inişli-çıkışlı büyüme hızı ortalama yüzde 3’ü aşamamıştır. Yatırım eğilimleri bir hayli zayıf olan sermaye çevreleri, bu nedenle Rousseff yönetiminin, sosyal harcamaları aşağı; kamu yatırımlarını yukarı çekmesini bekliyorlar.

***

Immanuel Wallerstein bir yazısında Lula’nın solculuğunu, “Solun Eski Açmazı” başlığı altında tartışıyor. Önce, Lula’yı soldan eleştiren ilerici aydınların, sınıf-tabanlı bir stratejinin zaman içinde aşınarak popülizme dönüşmesinden duydukları tedirginliği aktarıyor.

Wallerstein, daha sonra, Castro’nun Lula’yla buluştuktan sonra yaptığı bir değerlendirmeyi aktarıyor. Castro için önemli olan, Lula’nın Amerikan hegemonyasına (örneğin Bush’un “Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi” oluşturma girişimine) karşı gösterdiği kararlı tavır; Latin Amerika ülkeleri arasında siyaset ve ekonomi alanlarında ABD’yi dışlayan bütünleşmelerdeki öncülüğü ve bölgedeki ilerici rejimlerle dayanışmasıdır. Ve bu nedenlerle, “kendisini seçkin ve itibarlı bir devlet adamına dönüştüren metalürji işçisi” olarak Lula’yı alkışlıyor.

Wallerstein soruyor: “Nasıl oluyor da Brezilyalı sol aydınlarla Castro, Lula için bu kadar farklı değerlendirmeler yapabiliyorlar? Tamamen farklı iki şeye baktıkları için… Brezilyalı solcular, ülkenin iç siyasetine bakıyorlar ve Lula’nın orta-sol pragmatizminden hoşlanmıyorlar. Castro ise Lula’nın jeopolitik çizgisine, ABD emperyalizmini zayflattığı için önem veriyor.”

Brezilya’yı aşan bu ikilemin çözümü, yanıtı nedir? Wallerstein’e göre açmazın çözümü, ülkelerin tarihlerinde, jeopolitik konumlarında aranmalıdır.
 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız