Liberal değişim sürecine karşı sol politikanın açmazları
OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU
Modernist dönemin aksine çürüme çağı yaşayan küresel kapitalizmin, sınıf mücadelesi alanını, dinsel, mezhepsel, etnik çatışmalarla daraltma çabasının bir ifadesidir yaşananlar

Türkiye'de solun krizini derinleştiren ana faktörlerden biri bugün AKP eliyle yürütülmekte olan neoliberal değişim sürecinin karşısında takınılacak tavır konusudur. Özellikle Avrupa Birliği sürecine bağlı olarak gündeme gelen sorunlar konusunda oluşan ulusalcı-liberal kamplaşması solda da yankısını bulmakta ve önemli farklılaşımlar yaratmaktadır.

Bugün "Türkiye'de statükonun dağılması/çözülme ve demokratikleşme" olarak tanımlanan değişim esas olarak kapitalizmin eski düzenine ve soğuk savaş stratejisine paralel olarak yapılanmış olan ekonomik, ideolojik ve siyasal yapının bugünün kapitalizminin yeni liberal-küresel düzeni ve emperyalizmin yeni stratejileri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesinden ibaret bir "değişim"dir.

Bu süreç kaçınılmaz olarak eski ve yeni kapitalist düzen arasında bir çelişki ve çatışmayı da ortaya çıkardı. Ülke siyaseti de bu iki kutup arasına sıkışmış durumda. Anayasa tartışmaları, türban, YÖK, Kürt sorunu gibi gündemdeki her önemli konu bu ikilemin çatışma alanı haline gelmektedir. Bu konuda solun sorunu bu milliyetçi ve liberal çizgilerin dışında üçüncü bir cephenin yaratılmasına ilişkin sorunlardır.

Bir yanda şu son ergenekon operasyonunun kahramanları darbeci çetelerle işbirliğine kadar varan ulusalcı/milliyetçi savrulmalar yaşanırken, diğer yandan da Türkiye'nin önündeki temel meseleyi yalnızca eski militarist rejimin ortadan kaldırılması olarak görerek AKP'nin liberal değişim politikalarını olumlayan anlayışlar kendi dışlarında bir politik alan bırakmayacak kadar baskın bir gerilim yaratmaktadır.

Bugün sol cenahta militarist devlet rejimine karşıtlık temelinde siyasal İslamcı-liberal akıma daha yakın duran, doğrudan veya dolaylı olarak onlarla birlikte hareket eden küçümsenmeyecek bir aydın topluluğu vardır.

Bu savrulmanın bir nedeni milliyetçi hezeyanın (son ergenekon operasyonunda iyice ortalığa serilen) yükselişiyle ilgilidir. Pek çok aydın ve demokrat insan başka bir seçeneğin olmadığı koşullarda milliyetçi militarist akımla liberal dinci akım arasındaki çatışmalarda sivil siyaset alanının genişlemesi açısından liberal akımın kazanmasını daha istenir bir durum olarak görmektedir.

Keza özellikle yakın tarihimizdeki askeri rejimlerde gördüğümüz uygulamalarla birlikte faşist bir askeri darbe olasılığından duyulan endişelerle de milliyetçiliğe karşı liberalizmi ehveni şer bulan ve bu yüzden dinci liberal akımlarla dolaylı veya örtük bir ittifak ilişkisinden yana bir tutum benimseyen sol aydın çevreler de hiç az değildir.

Soldaki krizin nedenlerinden biri bu iki yönlü savrulma ve kamplaşmanın solu bir mengene gibi sıkıştırarak devrimci politik mücadele alanlarını daraltmasıdır. Milliyetçiliğin/darbeci militarist geleneğin ülkemizin en önemli sorunlarından biri olduğu kuşkusuz doğrudur.

Ancak, bu saptamadan hareketle abartılı bir darbe tehlikesi bahanesine sığınarak dinci liberal çevreleri ehven-i şer bulan bir anlayışın sol açısından kabul edilmesi mümkün değildir. Böyle bir değerlendirmenin ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu somut koşullara uygun bir değerlendirme olmadığı son seçim sonuçlarıyla da açıkça ortaya çıkmıştır.

Türkiye'de son elli yıllık yakın siyasi tarihimize damga vuran bütün askeri darbelerin, büyük sermaye güçlerinin istemleri ve çıkarları doğrultusunda ABD emperyalizminin doğrudan içinde olduğu şekilde gerçekleştirilmiş darbeler olduğunu bilmeyen yoktur. Oysa bugün Kemalizm'e karşı sözde demokrasi mücadelesi veriyor görünen liberal siyasal İslamcı AKP'nin kendisi de gene küresel sermaye güçlerinin ve ABD'nin desteği altında küresel kapitalizmin bugünkü hâkim yönelimleri doğrultusunda Türkiye'nin kaderini tek başına belirleyecek bir iktidar konumuna getirilmiştir.

(Zaten eğer Türkiye ve dünya konjonktürü bugünkünden başka, örneğin 25-30 yıl önceki durumda olsaydı, ülkede yaşananlar bir değil üç dört darbe yapmaya yeterdi. Böyle bir olayın bütün esip gürlemelere karşın meydana gelemeyişinin esas nedeni işte bu darbe mekanizmalarının kendilerine bağlı olduğu emperyalist güçlerin gündemlerinde böyle bir darbe programının bulunmamasından ibarettir.)

Bu yüzden bugün faşist bir darbe olasılığını abartarak dinci liberal akımlara karşı tepki içinde olan herkesi darbeci çetelerle bir tutarak AKP'nin başını çektiği liberal cepheden yana hayırhah bir tavır göstermenin hiçbir gerekçesi olamaz.

"Liberal akımın kazanmasının solun önündeki siyaset alanının açılması açısından olumlu bulunması" şeklindeki bir değerlendirme ise, ülkemizdeki siyasal İslamcı akım hakkındaki aşırı bir iyimserliğe dayanan bir yanılgıdır. Solun bugün izleyebileceği en doğru çizgi, esas olarak emperyalist-kapitalist sistemin yürütücülüğünü üstlenen AKP karşısında ikirciksiz bir tavırla eşitlik ve özgürlük temelindeki bir devrimci muhalefet odağını inşa etmeye çalışmaktır. Milliyetçi/devletçi akımın edesinin kırılmasının da, toplumun AKP'nin uyguladığı politikalara karşı tepkisinin doğru bir yola aktarılabilmesi de böyle bir devrimci muhalefet çizgisinin göstereceği siyasi etkinliğe bağlıdır.

Bugün büyük ölçüde kapitalist küreselleşmeye eklemlenmiş olan Türkiye'de muhalefetin ana halkası neoliberalizm karşıtlığı olarak görülmelidir. Sol, neoliberal politikaların mağdurları olan emekçi sınıfların sorunlarını esas alarak ve siyaseti, emekçilerin haklarını savunma temelinde müdahale etmenin yollarını bulmalıdır.

Bugün emekçi sınıfları büyük ölçüde etkisi altına alan gerici ideolojilerin etidnliğinin kırılmasının, yaşanan tüm sorunlara köklü çözüm yollarının bulunmasının yolu, emekçi sınıfların hayat kavgası içerisinde bugünkü iktidar güçlerine ve politikalarına karşı devrimci bir muhalefetin gelişmesi ve güçlenmesidir. Böylesi bir hattı bugünden kuramayan hiçbir hareketin geleceği kazanması mümkün değildir.

Böylesi bir siyasi çizginin geliştirilmesi ise, ideolojik planda yürütülecek mücadeleyle birlikte esas olarak da eşitlikçi ve özgürlükçü düşünceleri esas alan bir mücadele ve eylem çizgisinin ortaya koyulabilmesine bağlıdır.

TÜRBAN VE ÖZGÜRLÜKÇÜ SOL
Aslında bir askeri cuntanın eseri olan, hazırlanışından, güya halk oyuna sunuluş biçiminden, felsefesine kadar her yönüyle faşist bir zihniyetin ürünü olan 12 Eylül anayasasının hâlâ yürürlükte olması, bırakın gerçekten demokratik olmasını, demokratik olduğunu iddia eden bir ülke açısından bile kabul edilebilecek bir durum değildi. Bu ülkenin bazıları sözde sosyal demokrat veya demokratik sol olduğunu iddia eden "sivil" iktidar partilerinin hepsi, Özallar, Demirel'ler, Ecevit'ler, Baykal'lar iktidar koltuklarını paylaşma imkanı buldular. Ancak bu muhterem liderlerin ve partilerinin hepsi bugüne kadar ülkemizin gördüğü en karanlık faşist dönem kalıntısı olan bu anayasanın gölgesinde (o faşist dönemden kalma çetelerle birlikte) sözde hükümet etmeyi içlerine sindirebildiler.

Şimdi, bütün o partilerin ve askeri darbe rejimlerinin kucağında beslenip büyütülerek bugünlere getirilen ve uluslararası sermayenin ve emperyalizmin büyük gücünü de arkasına alan sağcı bir parti marifetiyle sözde demokrasi adına değiştirilmesi gündeme geliyor.

Bu şekilde AKP'nin kapitalist küreselleşmeye entegrasyon programı etrafında sürdürdüğü liberal "değişim" çerçevesinde ekonomik alan ve üst yapı kurumları uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden düzenlenmekte. Anayasa değişikliği çabaları da bu yeni (neoliberal) serbest piyasa düzeninin anayasal bir statüye kavuşturulma çabalarından ibarettir. Böylece Türkiye'de emperyalizme bağımlılık ilişkileri doğrultusunda yukarıdan aşağıya bir "değişim" bir kez daha gerçekleştiriliyor.

İşte solun açmaza alınacağı konulardan biri de türban konusuyla birlikte AKP tarafından gündeme getirilen anayasa değişikliği konusudur. Böyle bir değişikliğe karşı çıkan sol 12 Eylül anayasasını savunmak durumunda kalmış olacak, tersinde ise AKP'nin neoliberal politikalarının anayasal düzene dönüştürülmesine destek olmuş olacak. Türbanda yaşanan da buydu. "Türban" Türkiye'de siyasal İslam'ın gelişme sürecindeki en önemli motiflerden biri olarak ortaya çıktı. Bir yandan özellikle Anadolu'da kadınların başörtülü kıyafet geleneğine yakınlığıyla diğer yandan özgürlükçülük adına liberal sol çevrelerden sağladığı destekle kendilerine önemli bir meşruiyet sağlamışlardır.

Kuşkusuz bugün AKP tarafından bu şekilde gündeme getirilmesinin nedeni ekonomik ve siyasi sorunlar nedeniyle belirgin bir sıkışma içine girdiği bir dönemde gündem saptırma işlevini yerine getiriken yerel seçimlere doğru halkın dini duyguları üzerinde yürüteceği propaganda açısından da oldukça elverişli bir ortam yaratmasıyla ilgilidir.

Şimdi herkes üniversitelerde türban yasağının kalkmasının doğru olup olmadığını, üniversitelerde serbest olursa orta öğrenimde ve kamuda da yaygınlaşma tehlikesinin ortaya çıkıp çıkmayacağını, toplumun gerilip gerilmeyeceğini tartışıyor.

Açıktır ki bugün ortadaki sorun yalnızca türbanlı genç kızların öğrenim hakkı değildir. Bugün ülkenin her yanında iktidar gücü de kullanılarak bütün toplum dinsel bir muhafazakarlığa sürüklenmiş durumdadır. İktidarın eline geçen medya kuruluşlarında da dinsel içerikli programlar giderek artmaktadır. Eğitim ve sağlık kuruluşları başta olmak üzere yoğun bir kadrolaşma yürütülmektedir. Anadolu'nun her yerinde 7-8 yaşlarındaki küçücük çocukların, başları türbanla sarılı olarak sokakları doldurduğunu görebilirsiniz.

Bu tablo yalnızca Amerika'nın geçtiğimiz soğuk savaş döneminde uyguladığı "yeşil kuşak" projesinin bir kalıntısı ve uzantısı değil, aynı zamanda emperyalizmin neoliberal yönelimleri çerçevesinde küresel saldırının bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Amerikan ideologları daha geçen yüzyılın sonlarında "yeni yüzyılın bir din yüzyılı olacağını" müjdelemişlerdi. (Geçenlerde Hürriyet gazetesinin çok bilmiş başyazarı E. Özkök, Davos'tan dönerken orada katıldığı bir toplantıda Amerikalı bir profesörün önümüzdeki yüzyılın bir din yüzyılı olacağı konusundaki görüşlerini dinlediğini ve çok ilginç bulduğunu açıklamaktaydı!)

Bugün sadece Türkiye'de değil Avrupa (Birliği) ülkeleri ve Amerika dahil bütün dünyada dinin yükselişine/yükseltilişine tanık olunmaktadır. Burjuvazinin kapitalizmin ilk/yükseliş dönemindeki modernizme has pozitivist dünya görüşünün yerini mistisizm, akıl dişilik ve dinsel inanışlara dayalı bir dünya görüşü hakim kılınmaya çalışılıyor. Modernist dönemin aksine çürüme çağı yaşayan küresel kapitalizmin sınıf mücadelesi alanını dinsel, mezhepsel, etnik çatışmalarla daraltma çabasının bir ifadesidir bu. İşte, küçücük çocukların, genç kızların başına bir moda nesnesi gibi dolanarak sokaklara, okullara, üniversitelere, hatta hiç kuşkunuz olmasın yakında kamusal alanlara da doldurulmaya çalışılan şey budur.

Elbette bu sorun bu haliyle yasakçı bir anlayışla çözülemez. Ancak arka planındaki AKP politikalarının ikiyüzlülüğünü görmezden gelerek konuya yalın bir özgürlük sorunu olarak yaklaşan aydınlarımızın yaptığı gibi AKP'nin arkasına dizilerek de çözülemez.

Ayrıca bugün bu mesele karşısındaki "türban kamusal hizmet almakta serbest olsun, kamu görevlilerine yasak olsun" şeklindeki özgürlükçü sol politikanın da artık yetersiz kaldığını kabul etmek gerekiyor.

Bu sorun, yalnızca hükümetin anayasa ve ekonomik sorunlar konusunda bir oyalama ve toplumdaki muhafazakar eğilimlerden yararlanarak muhalefeti açmaza alma oyunu olmanın ötesinde, hızla topluma yayılan bu taassup dalgası karşısında devrimci politik mücadele alanının yani gerçek özgürlükler dünyasının nasıl genişletilip büyütülebileceğine dair bir sorun olarak kavranmalıdır. Bu sorun uzunca süre önümüzde durmaya devam edecek olan bir hegemonya mücadelesi alanıdır. Bu konuda bugüne kadarki politikalarımızın ve mücadele araçlarımızın yetersizliği ortada olduğuna göre artık daha kapsamlı ve etkin mücadele araç ve biçimleri geliştirilmelidir.

Bugün, hızla topluma yayılan bu taassup dalgası karşısında devrimci politik mücadele alanının yani gerçek özgürlükler dünyasının nasıl genişletilip büyütülebileceğine dair bir sorun olarak, uzunca süre önümüzde durmaya devam edecek bir hegemonya mücadelesi olarak kavranmalıdır. Bu konuda bugüne kadarla politikalarımızın ve mücadele araçlarımızın yetersizliği ortada olduğuna göre artık daha kapsamlı ve etkin mücadele araç ve biçimleri geliştirilmelidir.

Eğer bu toplumu ve insanlarını gerçekten özgürleştirmek diye bir sorununuz varsa öncelikle bu taassup dalgası karşısında endişeye kapılan herkese bir Kemalist şapkası giydiren yeni moda ezbercilikten de vazgeçilmelidir.