“Liberal manifesto”, tarihi maddecilik ve insan hakları
TANER TİMUR TANER TİMUR
The Economist, kuruluş yıldönümünü sadece “Liberal Manifesto” ile kutlamadı; haftalardır liberalizm tarihinde en etkili olmuş düşünürleri de anlatıyor. Hatta bununla da yetinmemiş, bunların karşısına “illiberal” dediği düşünürleri de koymuş. Bunlar da liberalizme, yani “özgürlüğe”(!) karşı olanlar; Karl Popper’ın “açık toplum düşmanları” olarak nitelediği bazı düşünürler

Ünlü bir dergi. 175 yıl önce, The Economist adıyla yayın hayatına başlamıştı. Günümüzde ise haber ve yorumları her hafta 1,5 milyonu aşan bir okuyucu kitlesine ulaşıyor. Tarihi, kapitalizm tarihi ile örtüşüyor ve son sayısında da (15 Eylül 2018) bu uzun birlikteliği bir “manifesto” ile kutladı. Bir çeşit Liberal Manifesto. Sınıf kavgasını fikir planında yürüterek liberal burjuvazinin görüş ve çıkarlarını savunuyor. Her ne kadar 175 yıllık tarihinde bu kavgayı hep yok saymış olsa da!

•••

Aslında kurucu baba James Wilson 1843 yılında ilk sayıyı çıkarırken hiç de büyük iddialar peşinde görünmüyordu. İskoçyalı bir tekstil imalatçısının oğluydu; şapka imaliyle meşguldü ve kârına kâr katmaktan başka bir düşüncesi de yoktu. Oysa hiç umut edemeyeceği ölçüde başarılı oldu. Nitekim on yıl sonra, 1853’te, finans alanına da yayılıp “İmtiyazlı Çin, Hindistan ve Avustralya Bankası”nı kuracak ve servetini katlayacaktır.

Yine de bugün geriye bakarken bu “başarı”nın çok da şaşırtıcı olmadığını söyleyebiliriz. Tarih kendisini son derece uygun bir mekânda ve son derece uygun koşullarda yakalamıştı.

•••

1840’lar, kapitalist üretim ilişkilerinin hızla geliştiği ve hegemonya kurduğu yıllardı. Başı tekstil sanayi çekiyor, imalatçıların yün ihtiyacı artıyordu. Tarlalar da bu ihtiyacı karşılamak üzere hızla hayvan çiftliklerine dönüşüyordu. Büyük senyörlerin başlattığı “çitleme” (enclosure) hareketiyle topraklarını kaybeden köylüler “yurtsuz ocaksız” emekçiler haline gelmeye başlamışlardı. “İlkel birikim”in acımasız kanunuydu bu ve bu koşullarda kârın azamileşmesi için de “emek gücü”nün mümkün olduğu kadar ucuza kapatılması gerekiyordu. Vahşi kapitalizm kanunlarının hüküm sürdüğü bir dönemde bunun bir yolu da dışarıdan buğday ithalini yasaklayan kanunun (Corn Law; Tahıl Kanunu) ilga edilmesiydi.

•••

Tahıl Kanunu büyük toprak çıkarlarını koruyan bir kanundu; kaldırılması işçi ücretlerinin azalmasına yol açacak ve burjuvazinin zaferi olacaktı. Liberal Manifesto’da yazıldığı gibi, 1840’larda işçi ücretlerinin % 60’ı yiyeceğe, bunun yarısı da ekmeğe harcanıyordu. Tahıl ticareti serbest olunca buğday ucuzlayacak, bundan işçiler de kârlı çıkacaktı. Sanayicilerin yaydığı fikir buydu.

Zafer 1846’da gerçekleşti, Tahıl Kanunu kaldırıldı.

Zafer biraz da The Economist’in zaferiydi; zaten dergi yayın hayatına kavgada tuzu olsun, zafere katkıda bulunsun diye başlamıştı. Wilson’un kendisi de şahsen bir risale kaleme alarak kavgaya katılmıştı. Bakınız olay Britannica’da nasıl anlatılıyor: “1839’da Manchester’da Tahıl Kanunu’na karşı kurulan Birlik, sanayici sınıfı büyük toprak sahiplerine karşı seferber etmeye başladı. 1843’de de İskoçyalı James Wilson’ın Londra’da haftalık haber ve fikir dergisi The Economist’i çıkarmasına, derginin Tahıl Kanunu’na karşı bir ses olması amacıyla yardımcı oldu”.

•••

Aslında aynı bilgi Liberal Manifesto’da da veriliyor.. fakat farklı bir yorum eşliğinde.. Burada sanayicilerin yerine işçiler konuluyor ve “dergimiz tahıl üreticilerine karşı fakirlerin yanında yer almak için kuruldu” deniyor. Ve buna eklenen cümle de şöyle: “Bugün de aynı vizyonla, patrisyenlerle (varsıllar kastediliyor) savaşan yoksulların yanında yer almalıyız!”.
Hangi vizyon birliği? Peki, ya 1840’larda “patrisyen”lerin belirlediği işçi ücretleri? Ya “yoksullar”ın o günlerdeki yaşam koşulları? Onları da herhalde Charles Dickens’ın o yıllardaki eşsiz sosyal betimlemelerinden öğreneceğiz. Ve daha çok da Alman düşünür Friedrich Engels’ten.. The Economist dergisinin yayın hayatına atıldığı günlerde İngiltere’de işçilerin yaşam koşullarını bilimsel olarak incelemeye başlayan 23 yaşındaki genç devrimciden..

•••

Aslında J. Wilson ile F. Engels arasında bir benzerlik var; aynı sosyal kökenden geliyorlar. İkisi de bir tekstil fabrikatörünün oğlu ve ikisi de baba mesleğinde çalışıyorlar. 1843 yılında Engels de İngiltere’de bulunuyor ve yaşamını teknolojik gelişmelerin en hızlı olduğu Manchester’de sürdürüyor. Fark ise şurada: Engels, iş adamı Wilson’da olmayan bir bilim tutkusuyla yaşıyor ve giderek toplumu her yönüyle kontrol altına almaya başlayan kapitalist üretim biçimini anlamaya çalışıyor. Dikkati de özellikle bu sistemin yarattığı ve yeni bir adla (Pauper) anılmaya başlayan yoksullar üzerinde.. 1845’te, Leipzig’de yayınlanan incelemesi toplum bilimlerinde bir devrim niteliği taşıyan tarihi maddeciliğin temel taşlarından biri olacak ve Engels, hayatının sonlarına doğru bu tecrübesini şöyle anlatacaktır: “Manchester’da en açık şekilde şunu fark ettim: Tarihçilerin bugüne kadar rol vermedikleri; verirlerse de ancak ikinci derecede bir rol atfettikleri iktisadi olgular, en azından modern dünyada belirleyici bir güç teşkil ediyorlar; bunlar bugünkü sınıf çelişkilerinin üstünde yükseldiği bir temel oluşturuyorlar; bu sınıf çelişkileri de, özellikle İngiltere gibi büyük sanayinin tam gelişmesine elverişli olduğu ülkelerde siyasal partilerin, siyasal kavgaların ve sonuç olarak da siyasal tarihin temelini teşkil ediyor”. (Quelques Mots sur l’Histoire de la Ligue Communiste;1885).

•••

Devrim? İşte The Economist’in başından itibaren hiç sevmediği ve hep küçümseyerek söz ettiği bir kavram! Liberal Manifesto da bu espri içinde kaleme alınmış ve dergi 175 yıllık manevi mirasını “devrimci” ve “muhafazakâr” çizgilerden dikkatle ayırarak anlatıyor: “Dergimiz, diyor, 175 yıl önce, Amerikan üniversite kampüslerinin solcu ‘ilericiliği’ ya da Fransız yorumcuların sağcı ‘ultraliberalizm’ büyücülüğü adına değil, liberalizm adına kampanya yapmak için yaratıldı. Bireysel onur, serbest piyasa, sınırlı hükümet ve tartışma/reform yoluyla sağlanacak beşeri ilerlemeye olan inanca evrensel planda angaje olduk”.

•••

Vizyon da, hedefler de anlaşıldı; peki, 175 yıl sonra varılan noktada derginin sunduğu bilanço tam bir başarı belgesi sayılabilir mi? Liberal Manifesto buna evet diyemiyor ve daha ilk cümlesinde şu teşhisi koyuyor: “Liberalizm modern dünyayı yarattı; fakat modern dünya ona sırt çeviriyor”. Amerika ve Avrupa’da “liberal seçkinlere popüler ayaklanma” sıkıntısı baş gösterdi; başka yerlerde de 25 yıllık özgürlük ve serbest piyasa uygulaması tersine döndü, diktatörlük rüzgârları esiyor. Oysa yine de bugün 175 yıl öncesinden ne kadar farklı koşullarda yaşıyoruz!

•••

1840’larda dünyada ortalama yaşam beklentisi 30 yaşın altındaydı, bugün 70’in üstünde; mutlak yoksulluk oranı ise % 80’den % 8’e düştü. Ve bu arada okur yazarlık oranı da beş katından fazla arttı. Tabii bütün bu ilerlemeler –dergi de itiraf ediyor- sadece liberalizmin eseri sayılamaz; ama ona almaşık teşkil eden rejimler başarılı olamadı; çöktüler.
Ne var ki günümüzde liberalizm de cazibesini kaybetmiş bulunuyor; hücum altında, sallanıyor. O halde liberalizmi yenilemek, “yeni bir liberalizm” yaratmak gerekiyor. The Economist’in vardığı sonuç bu; dergi yeni misyonunu böyle tanımlıyor.

•••

Aslında The Economist, kuruluş yıldönümünü sadece “Liberal Manifesto” ile kutlamadı; haftalardır liberalizm tarihinde en etkili olmuş düşünürleri de anlatıyor. Hatta bununla da yetinmemiş, bunların karşısına “illiberal” dediği düşünürleri de koymuş. Bunlar da liberalizme, yani “özgürlüğe”(!) karşı olanlar; Karl Popper'ın “açık toplum düşmanları” olarak nitelediği bazı düşünürler. Rousseau, Marx ve Nietzsche.. Bunlardan Rousseau, Robespierre’i; Marx, Stalin ve Mao’yu; Nietzsche de Hitler’i yarattı diyor, derginin adı saklı yazarları..

Oysa son derece sathi ve gerçeklere aykırı sözler bunlar.. Bu kadar iddialı bir dergiye hiç yakışmayan, iki yüz yıldır sermaye sözcülerinin ağızlarına sakız yaptığı bazı klişeler.

liberal-manifesto-tarihi-maddecilik-ve-insan-haklari-512977-1.
“Liberal” başbakan Adolphe Thiers, Komüncüleri katledecek Fransız subayları esaretten kurtarmak için Almanlarla pazarlık yaparken, I. Enternasyonal, Marx ve Engels bu rezilliği dünyaya anlatmaya çalışıyorlardı. Bugünlerde ise, “liberal” bir dergide, “insan hakları”nı hiçe sayan “açık toplum düşmanları” arasında sayılıyorlar.



•••

İlginç bir rastlantı, bu yıl Marx’ın da 200’üncü doğum yıldönümü ve tarihi kapitalizm tarihiyle örtüşen bir derginin Kapital’in yazarına, analizlerini paylaşmasa bile, daha saygılı davranması, daha fazla yer vermesi gerekmez miydi? Ne var ki The Economist bunu yapmadığı gibi daha birkaç yıl önce de (3 Mayıs, 2014), 1867 yılında yayınlanan Kapital’e dergide ilk göndermenin ancak kırk yıl sonra, 1907 yılında yapıldığını yazmıştı. Bugünlerde ise, aynı dergi, Marx’ı insan haklarına kayıtsız kalmakla suçluyor ve Marx’ın “Fransız Devrimi’nin manifestosu olan İnsan Hakları Beyannamesi'ni burjuva bireyciliği ve özel mülkiyet fermanı sayarak onunla alay ettiğini” söylüyor.

Oysa gerçekler şöyle: Marx ve Engels 1789 Beyannamesi’yle alay etmek şöyle dursun, onu insan hakları açısından yetersiz ve bu haliyle de sosyal haklarla tamamlanması gereken temel bir belge olarak görüyorlardı. Zaten 1848 Devrimi patlak verdiğinde sokaklara dökülüp Cumhuriyet’in ilanını sağlayanlar da her türlü sosyal haktan yoksun kitleler oldu. Ne var ki devrimi karşı devrim izledi ve arkadan da III. Bonapart’ın darbesi geldi. Peki bu darbenin en derin analizini kim yaptı? Bugün hâlâ tarihi bir ders niteliği taşıyan 18 Brumaire yazarı Marx!

Devam edelim: Louis Bonapart, Fransa’yı yirmi yıl demir pençe ile yönetti ve 1870’de ülkesini felakete sürükleyerek Almanlara yenildi; esir düştü. Ne var ki bu onur kırıcı duruma isyan ederek ayaklanan ve Paris’te bağımsız Komün idaresini kuranlar da yine ezilen halk olmuştu.

Paris Komünü belki de tarihin gördüğü en demokratik yönetim oldu. Orada herkes eşitti; memurlar bile seçimle geliyor, gerektiğinde halk oyuyla azlediliyordu. Ordu lağvedilmiş, kadını ve erkeğiyle tüm Parisliler bir halk ordusu haline gelmişti. Eğitim parasız ve herkese açık hale getirilmiş, ulusal ayrımcılık ve pasaportlar kalkmıştı. Alman ordusu tarafından kuşatılmış olan Komüncüler, çalışma bakanı olarak bir Alman işçiyi seçmişlerdi. İşte bu koşullarda, tecrit edilmiş ve dış dünyayla ilişkileri kesilmiş kahramanları savunmak da I. Enternasyonal’a ve onun bu konuda en yetkili gördüğü Marx’a düşmüştü. “Liberal” başbakan Adolphe Thiers, Komüncüleri katledecek Fransız subayları esaretten kurtarmak için Almanlarla pazarlık yaparken, I. Enternasyonal, Marx ve Engels bu rezilliği dünyaya anlatmaya çalışıyorlardı. Bugünlerde ise, “liberal” bir dergide, “insan hakları”nı hiçe sayan “açık toplum düşmanları” arasında sayılıyorlar.

•••

The Economist dergisi, günümüzde “liberalizm” gözden düştü diye yakınıyor; kapitalizmi ehlileştirmeye ve yeni bir liberal anlayış yaratmaya çalışıyor. Bu arada okuyucularını da çağdaş dünya hakkında bir takım yararlı bilgilerle donatıyor. Üstelik bunları yaparken neo-faşist akımlara, irili ufaklı diktatör taslaklarına karşı savaşmaktan da geri durmuyor. Bütün bunlar güzel de, kendi geçmişiyle hesaplaşırken daha tutarlı olsaydı ve okuyucularına yukarıdaki gerçekleri de anlatsaydı daha iyi olmaz mıydı?

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız