Liranın değer kaybetmesi çözüm değil
Aziz Konukman Aziz Konukman
Ne zaman cari açık aşırı boyutlara ulaşsa ve ihracat için tehlike çanları çalsa, ihracatçı örgütler ve dış ticaretten sorumlu bakandan oluşan...

Ne zaman cari açık aşırı boyutlara ulaşsa ve ihracat için tehlike çanları çalsa, ihracatçı örgütler ve dış ticaretten sorumlu bakandan oluşan cephe rahatsızlığını dile getirmek için yazılı ve görsel medyada boy göstermeye başlar. Bu kez de böyle oldu. Söz konusu cephe feryat figan. Haksız da değiller. Son açıklanan cari açık verileri kaygılarını doğruluyor. 2009 yılının ilk beş aylık döneminde 5 milyar 181 milyon dolar olan cari işlemler açığı bu yılın aynı döneminde 17 milyar 433 milyon dolara yükselmiş. Cari açıktaki bu katlamalı yükseliş gerçekten ürkütücü. Haziran ayında ithalat artışı hızlanırken ihracat artışının yüzde 13’e kadar inmesi, endişeleri daha da artırıyor.
Endişeler haklı ve yerinde. Zaten kimse aksini söylemiyor. Yerinde olmayan, söz konusu cephenin her seferinde cari açık patladığında “aşırı değerli TL“yi sorumlu tutma anlayışıdır. Bu anlayış bu kez de devam ediyor; Bu bilindik iddia çarşaf çarşaf manşetlere taşınıyor. Oysa “aşırı değerli TL “durumu neden değil sonuçtur. Bu köşede sıkça yinelediğimiz gibi bu durum uygulanmakta olan IMF-Dünya Bankası patentli programın öngördüğü dalgalı döviz kuru sisteminin kaçınılmaz bir sonucudur. Dolayısıyla, söz konusu cephenin aşırı değerli TL’nin idari bir hatanın ürünüymüş gibi “aşırılığından“ şikayetçi olması ve hedef şaşırtarak sanki sorumlusu Merkez Bankası’ymış gibi Banka’ya yüklenmesi gerçeklerle örtüşmüyor.
Teşhis yanlış olunca, kaçınılmaz olarak çözüm önerisi de gerçek bir çözüm olmaktan çıkıyor. Çözüm için şöyle bir mantık yürütülüyor: Aşırı değerli TL cari açığı patlatıyor. Merkez Bankası sorumluluk alarak “aşırı değerli TL’ye dur “ diyerek liranın değer kaybetmesini sağlamalıdır. Çözüm önerisini tartışmadan önce, Türkiye’nin aşırı değerli bir ulusal paraya sahip olduğu gerçeğini kabul etmek durumundayız. İster birileri –söz konusu cephe gibi– bunu yaşanmakta olan sorunun nedeni gibi görmüş olsun, isterse –bizim bakış açımız gibi– uygulanan mevcut programın kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirilmiş olsun bu gerçek değişmiyor. Merkez Bankası geçenlerde reel döviz endeksini çeşitlendirdi. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke paralarına göre TL’nin reel değer endekslerini ayrı ayrı yayımlamaya başladı. Gelişmiş ülke paraların göre TL’nin reel değer kazandığı artık net bir şekilde görülüyor. 2003 yılı ortalaması 100 alındığında, 2009 yılında TL’nin gelişmiş ülke paralarına göre reel değeri 121 olmuş. Henüz 2010 rakamları açıklanmış değil, ama anlaşılıyor ki, avronun Avrupa’daki kriz kaynaklı değer kaybından ötürü 2010 yılında bu endeks değeri katlanarak artacaktır. Bunda hiç kuşku yok. Dolayısıyla aşırı değerli TL sorunu katlanamaz bir noktaya gelmiş durumdadır.
Bu tespitten sonra, çözüm önerisi tartışmaya başlayabiliriz. Peşinen söyleyelim, önerinin sorunu çözmesi mümkün görünmüyor. Kaldı ki, bu öneri fiilen de uygulanıyor. Zaten Merkez Bankası’nın müdahalesinin olmadığı bir dalgalı kur sistemi de mevcut değildir. Bu tür bir müdahalenin kaçınılmaz varlığından olsa gerek, yazında bu sisteme “yönetilebilir dalgalı kur“ da deniyor. Yani, hayatın pratiğinde “saldım çayıra mevlam kayıra“ örneğindeki gibi bir dalgalı kur sistemi bulunmuyor. Nitekim bugünkü mevcut sistemde, Merkez Bankası kurda aşırı bir oynaklık olduğunda döviz alım ve satımına gidebiliyor. Ancak uygulama gösteriyor ki, bu alım ve satımların kur üzerindeki etkisi kısa dönemle sınırlı kalıyor ve uzun dönemde hedeflenen kura ulaşmak mümkün olmuyor.
Mekanizma şöyle işliyor: Diyelim ki, Merkez Bankası kuru yükselterek liraya değer kazandırmayı hedeflemiş olsun. Yapacağı şey, piyasadan döviz satın almak olacaktır. Piyasada kurun değeri satın alınacak miktara bağlı. Miktar sınırlı ise, bu alım kura vız gelecektir. Kur ancak çok miktarda alım durumunda yükselebilecektir. Ancak yükseldiği yerde uzun süre kalabilmesi pek mümkün olmayacaktır. Çünkü satın alınan dövizin karşılığında piyasaya sürülen likiditenin geri çekilme zorunluluğu buna izin vermiyor. Likiditenin geri çekilmesi faize yükseltici yönde baskı yapıyor. Faiz-kur marjı faiz lehine artıyor. Bu ise yeni sermaye girişlerini (ağırlıklı olarak sıcak para girişini) teşvik ediyor. Daha önce yükselmiş olan kur yeniden inişe geçiyor. Merkez Bankası bu kez piyasadan daha fazla döviz almak durumunda kalıyor. Tekrar faiz yükseliyor faiz yükselince yeniden sermaye girişleri oluyor ve süreç böyle devam ediyor. Ortaya tam bir kısır döngü çıkıyor. “Dön baba dönelim, hacılara gidelim“ tekerlemesindeki gibi uzun dönemde şikâyet konusu kurun düzeyine yeniden dönülmüş oluyor. Bazen gelinen yer eski yer de olmayabiliyor: Şikâyet edilen kurun ya çok az üzerine çıkılıyor veya aşağısına iniliyor.
Bir diğer çözüm önerisi ise sabit kura yeniden dönmek. Gerçi böyle bir öneri gündemde yok. Ama şurası bir gerçek ki, bu öneriyle de sorunun çözülemeyeceği çok açıktır. Geliniz bunu da gelecek yazıda tartışalım.