Maaahvooooolduuuuuk!..
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Bu hafta sonu hava sıcaktı, ağır bir kitaba çalışmış ve yorulmuştum. Kitabı bitirince uzun bir yürüyüş hayaliyle kendimi sokağa attım. Moda’ya doğru yürüyordum ki, önce düdük seslerini, ardından öfkeli olsa da kibarlığından bir şey yitirmeyen bir çığlık gibi yükselen sloganları duydum. Bir grup kadın, kürtajı yasaklamak isteyen hükümete karşı korsan gösteri koyuyordu caddede, ellerinde pankartlar, belki elli kişiydiler, belki yüz, ama o kadar canlı ve gerçektiler ki… Onların canlı ve gerçek birer insan olarak yürüyüşleri, kısa da olsa sokağı da canlandırmıştı. Canlıydılar, çünkü direniyorlardı.

Valiliklerden izin alınarak polis gözetiminde yapılan gösterilerden farklı bir havası vardır korsan gösterilerin. Bir anda sokağın, caddenin ortasında havai fişek gibi patlar, sokağın akışını, gündelik hayatın o kanıksanmış durağanlığını ve o sokaktan tesadüfen geçen insanların varoluş dengesini anlık da olsa bozacak tuhaf bir etki yaratır. O gün yürüyen kadınlar da öyleydi. Bir anda sokağın atmosferini değiştirip, o bunaltıcı sıcak havanın içinden insanın tüylerini ürperten bir esinti gibi geçip gittiler.

Kadınların korsan gösterisinin ardından kendimi ıssız bir sokakta, cesetlerle ve hayaletlerle çevrelenmiş gibi hissettim. Yaşamak dediğimiz şey, sadece biyolojik bir şey değil çünkü. Bu şehir, bu ülke, cesetler ve hayaletlerle dolu bir yer, çünkü bir Musselman ülkesi… Çünkü 12 Eylül’ün bu topluma topyekûn yaptığı anestezi sayesinde hükümet, bir yandan Kemalizmi toplum mühendisliği yaptığı için suçlarken, bir yandan da kürtaj yasağı gibi yasak ve yaptırımlarla toplumu iradesizleştirecek yeni bir toplum mühendisliği projesini yıllardır sabır ve azimle hayata geçiriyor. Yoksa Başbakan, ne diye kürtajı yasaklamaktan bahsetsin, sezaryen gibi tıbbi meselelere kafa yorsun.

Agamben, Kitle Yayıncılık tarafından yayımlanmış olan “Auschwitz'den Artakalanlar” adlı kitabında, “Musselman” olarak tanımladığı ve toplama kamplarında rastlanılan travma mağduru insanlardan bahseder. “Musselman” ya da “Müselman”, aslında “Müslüman” demek. Toplama kamplarında şeker eksikliği yüzünden iradelerini kaybeden ve namaz kılar gibi hareketleri sürekli tekrarladıkları için Müslümanlara benzetiliyorlar. Musselman’lar, Agamben’e göre “dibe vurmuş olanlardır”, tanıklık edemeyen tanıklardır. Çünkü iradeleri yoktur ve bilinçlerini yitirmişlerdir. Musselman’lar, akıllarıyla birlikte tüm güdülerini de yitirmişlerdir. Gerçek ile hukukun, doğa ile siyasetin iç içe geçtiği ve birbirinden ayırt edilemediği bir belirsizlik alanında yaşarlar. Musselman’lar, umutları tükenmiş, bilincinde artık iyi ve kötü, onurlu ve alçak, mantıklı ve mantıksız ayrımı olmayan tutsaklardır.

Henüz hepimiz birer Musselman’a dönüşmedik belki. Ama gerçek ile hukukun, doğa ile siyasetin arasındaki sınırlar öylesine birbirine geçmiş ve öylesine akıldışı bir sürecin içine çekiliyoruz ki, büyük bir çoğunluk kısmen de olsa Musselman’a dönüşmüş durumda, tekelleşen küresel düzenin esirleri olarak… Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veremeyecek, iradesiz yaratıklar olmamızı isteyen devletlerin ve sermayenin esiri olduğumuz sürece, etrafımız Musselman’larla çevriliyor olacak ve onların iradesizliğiyle beslenen iktidarlar, dünyayı devasa bir toplama kampına dönüştürecek böyle devam ederse.

İşte o korsan gösteri yapan bir avuç kadın, birer canlı tanık ve özne olarak sokakta yürüyen yüzlerce şaşkın Musselman’ın yanından geçip gitti o gün. Onları izlerken, Julian Barnes’ın “Metroland” adlı romanındaki çocukları anımsadım. En ufak bir aksilik ya da olağandışı bir olayda, okuldaki çocukların tümü “Maaahvooooolduuuuuk!..” diye hep birlikte çığlık atıyorlardı. Bu çığlığı atmaları için bir sandalyenin devrilmesi bile yeterliydi. Onların “Maaahvooooolduuuuuk!..” çığlığı, yarı şaka da olsa tüm dikkati o olağandışı olaya doğru çekmeye ve toplu halde müdahale etmelerine yarıyordu. Bizim de Roboski Katliamı, kürtaj hakkı, gasp edilen işçi hakları ya da iş kazası cinayetlerinde öldürülen işçiler gibi binlerce olağandışı sebebimiz yok mu “Maaahvooooolduuuuuk!..” diye çığlık atmamız için? En ufak bir olayda bile bizi pürdikkat kılacak derin ve güçlü bir çığlığa… Bizim umuda, her şeyin daha iyiye ya da daha güzele gideceğine söyleyen vaatlere değil, mahvolduğumuzu bilmeye daha çok ihtiyacımız var, birer Musselman’a dönüşüp irademizi ve bilincimizi tamamen yitirmemek için. 12 Eylül’ün yaptığı bu topyekûn anestezinin etkisinden, mahvolduğumuzun gerçek anlamına kavuşamadan kurtulmamız mümkün değil. Çünkü mahvolmaya devam ediyoruz…