Macaristan Film Günleri ve perdeler
11.12.2016 10:51 BİRGÜN PAZAR
Elbette bir sanat eserinden tek beklentimiz gerçekçilik ya da öğreticilik olamaz. Sözgelimi biz filme dört kişi gittik ve çıktığımızda dördümüzün de anladığı ya da haz duyduğu şeyler farklıydı

FERİT BURAK AYDAR

Kadıköy Yeldeğirmeni Sanat Merkezi’nde Macaristan Film Günleri başladı. Pazartesi akşamı gösterilen ilk film Attila Szász’ın yönettiği 2014 yapımı “Bern Elçisi” (A berni követ) idi.

1956’daki Macar Devrimi’nden ya da dilerseniz ayaklanmasından sonra, İsviçre’nin Bern kentindeki Macar konsolosluğunda yaşanan bir olaydan uyarlanmış. Filmin başında gerçeklik iddiasının mutlak olmadığı, olayların birebir bu şekilde cereyan etmemiş olabileceği belirtiliyor, ama gerçek bir olaydan alınma. Bu açıdan filmi anlayabilmek adına belli bir arka plan bilgisine sahip olmak gerekiyor.

Macaristan’ın da dâhil olduğu “Demir Perde” adı verilen SSCB’nin nüfuz alanındaki ülkelerde II. Dünya Savaşı sonrasında, daha özelde Stalin’in ölümü (1953) ve SSCB’deki Stalinsizleştirmenin (1956) akabinde bu rejimleri sarsılmıştı. Keza, kapitalist blok tarafından Birleşmiş Milletler aracılığıyla Macaristan üzerinde tahakküm kurma çabası vardı. Her halükarda, Macaristan ve benzeri Demir Perde ülkelerindeki rejimlerin tepesinde bir bürokratik elit vardı ve bu oligarklar, sosyalizm adına temsil ettikleri kitlelerden ekonomik ve toplumsal olarak ayrışmışlardı. Tam da bu nedenle filme konu olan 1956 Macaristan olayları ya da aynı yıl Polonya’daki işçi eylemleri ve 12 yıl sonra Prag Baharı yaşanmıştı. Dolayısıyla mesele sadece farklı siyasi görüşlere ya da farklı sosyalizm anlayışlarına sahip olunması değildi. Veya tersinden bakacak olursak, aynı dünya görüşüne sahip olsalar bile kendi hayatlarını üretme ve yeniden üretme biçimleri aynı olmayan toplumsal gruplar vardı. “Bern Elçisi” filmi nihayetinde bu sınıfsal çatışmanın bir sanatsal ifadesi ve gerçekçiliğini de bu tartıda tartmak gerekiyor.

Bu toplumsal-ekonomik farklılaşma filmde iki mülteci devrimcinin Macaristan elçiliğini basıp iki yıl önceki yenilginin, daha özelde yoldaşları Imre Nagy’nin öldürülmesinin intikamını almaya çalışmalarında tezahür ediyor. Aynı davanın yolcusu olduklarını düşündükleri için film boyunca birbirlerine yoldaş sıfatıyla hitap etmeyi sürdüren komünistler, kapitalizmin başkentlerinden birindeki adalarında kozlarını paylaşırlar.

Aslında film boyunca Macar toplumundaki siyasal çekişmenin sınıfsal (ister sınıflar arası ister sınıfların kendi içindeki grup ya da zümreler arasındaki) bir farklılaşmaya tekabül ettiğine dair çok bir emareye rastlamıyoruz. Tipik bir politik içerikli macera filmi tadında devam ediyor. Ama bazı küçük ayrıntılarla ya da metaforlarla film kendisine bağlamayı başarıyor.

Bunlardan birisi perde metaforu. Filmin başında, konsolosun Macar “ekonomik ataşesi” (yani siyasi polisi ya da ajanı) ile çatışmasından uzakta, “ev”inin güzelliğinin derdine düşmüş olan konsolos eşi, sipariş ettiği yeni perdeleri birazdan almaya gideceğini söyler. Anavatandan gelecek haberle azledilip azledilmeyeceğini merak eden konsolosu öylece bırakıp perdeleri almaya gider. Klasik hikâyecilikten biliyoruz ki, filmin başında böyle bastıra bastıra perdeden bahsediliyorsa, hele bir de Demir Perde ülkeleriyle ilgili bir filmde bahsi geçiyorsa, filmin sonunda o perde bir yerlere çekilir ya da yırtılır. (“Tiyatroda ilk perdede silah görülürse, sonda mutlaka patlar.”) Perdenin çekileceği malumdur ama nereye, nasıl, kime karşı çekileceği filmin sanatsal mahiyetini belirler.

Bu (demir olmayan) perde filmin sonunda, tam da sınıfsal ayrışmayı gösterecek şekilde, hengâmeden ve parti içi iktidar savaşından sağ ve muktedir çıkmayı başarmış konsolos ile öldürülen militan sevgilisini konsolosluğun önünde anan işçi kız arasına çekilir. Saldıranlar ile saldırılanlar arasına o perde vasıtasıyla bir duvar çekilir. Perde bir tür Berlin Duvarı değildir; perde “Berlin”in (Macaristan’ın ya da Doğu Bloku’nun) içinde kalmış olanların içinde, onların arasına örülmüş bir duvardır.
Elbette bir sanat eserinden tek beklentimiz gerçekçilik ya da öğreticilik olamaz. Sanat zaten bu tür kalıplara girmediği için güzel. Sözgelimi biz filme dört kişi gittik ve çıktığımızda dördümüzün de anladığı ya da haz duyduğu şeyler farklıydı. Bir sanat eserine de güzel demek için en temel şart bu olsa gerek. Dahası “Bern Elçisi” meramını çok uzatmadan, 76 dakikada anlatmış. Mesela bundan birkaç gün önce izlediğim başka bir güzel film, Yorgos Lanthimos’un “Istakoz”u bittiğinde, ilk aklıma gelenlerden birisi niye bu kadar uzun olduğuydu. Dolayısıyla bu da bir meziyet.
Macar filmleri, Aralık ayı boyunca pazartesi akşamları 8’de gösterilmeye devam
edecek.