Madde Bir: Yaşama hakkı
25.12.2016 10:35 BİRGÜN PAZAR
Gündem karışık olunca, yazı da karıştı. Çünkü gündelik hayatımızı bu olaylardan aldığımız fiziksel ya da duygusal yara berelerle geçirmeye çalışıyoruz. Tek bildiğim hiç kimsenin iyi olmadığı

ÖZGE MUMCU AYBARS

12Aralık 2016 pazartesi sabahı iş yerimdeki odama doğru kampüste yürürken, Tıp Fakültesi’nin önünde bir afiş gözüme çarptı. Tıp Fakültesi öğrencisi Berkay Akbaş’ın gülen bir fotoğrafı siyah bir fon üzerinde ve şu sloganla fakültenin kapısına asılmıştı: 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü

Madde 1: Yaşama Hakkı Stadyum patlamasını unutmak mümkün değildi, hepimizi en çok etkileyen fotoğraflardan biriydi Berkay. Gülen gözleri, denizin önünde özgürce gülümseyen yüzü ve uçuşan saçlarıyla… Okul içinde, her ekranda Berkay vardı. Ve her ekranda “Unutmayacağız” yazıyordu… Fotoğraflarından sonra içime oturan derin bir sızıyla, iki gün önce cumartesi akşamı, tesadüfen patlamaya bir kilometre mesafedeyken çalan telefonlar aklıma geldi: “evde misiniz?”, “iyisiniz, değil mi?”… Biz iyiydik çünkü o sırada patlama alanından uzaktaydık; bir refleks olarak Facebook’un patlama sırasında güvende olduğumuzu beyan eden uygulaması açıldı, işaretledik. Ama Berkay’ın ailesi de, o gün öldürülen 44 kişinin ailesi de ve Suruç’tan beri son bir buçuk yıldır 32 patlamayla öldürülenlerin yakınları hiç iyi değil. Bizler aslında ne kadar iyiyiz ki?
Geçtiğimiz hafta, bu yazıyı kaleme almaya hazırlanırken Kayseri’deki patlama olmamıştı. Sabah 9 gibi haber düştüğünde “Kayseri’de patlama olacağı aklıma hiç gelmezdi” diye düşünürken buldum kendimi. Neden aklıma gelseydi ki zaten? Bu eylemleri önlemek için Milli İstihbarat Teşkilatı ve İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma ya da Polis Teşkilatı görevini yapmıyor mu? OHAL nedeniyle, hepimizin kimliği GBT’de sorgulamaya açık, OHAL’e göre her vatandaş her an gerekçesiz sorgulanabilir.
Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ikinci Maddesi bütün hakların ve özgürlüklerin varlığı için ön koşul olan yaşam hakkı koruma altına alındığını beyan eder. Devletin yaşam hakkı için yükümlülüğü ise şunlardır:

“1. Devlet, organları aracılığıyla, maddede sayılan istisnai durumlar haricinde bir kimsenin yaşamının ortadan kaldırılamaması, negatif yükümlülüğü altındadır.

2. Madde ile devlete yüklenen ikinci yükümlülük ise; insan yaşamının etkili olarak korunması için gerekli adımların atılması, bu çerçevede bireyleri diğer kişilerin hayati tehlike yaratan eylemlerinden korumak için uygun önlemlerin alınması; yaşama kast eden eylemlere karşı yasalarında caydırıcı, etkili ceza hükümlerine yer vermesi; bu hükümlerin ihlal edilmesini önlemeye ve cezalandırmaya yönelik etkin bir ceza kovuşturmasını sağlayacak bir yapı oluşturması ayrıca yaptırımların infazını sağlayan işler bir sistem oluşturması gerekmektedir.”(http://www.anayasa.gov.tr/files/insan_haklari_mahkemesi/sunumlar/ym_2/YalvacInsanHaklari.doc) Ayrıca yine aynı makalede şu ifade yer alıyor: “soruşturmalar, kamunun denetimine açık olmalıdır. En azından, mağdurun yakın akrabaları kendi menfaatlerini koruyabilecek şekilde, sürece müdahil olabilmelidir.” (http://www.anayasa.gov.tr/files/insan_haklari_mahkemesi/sunumlar/ym_2/YalvacInsanHaklari.doc)

Her bir patlama veya büyük olay sonrasına bir yayın yasağı düşüyor; artık eylemleri kimin yaptığını öğrenmek için bir basın açıklamasıyla kimin üstlendiğine bakıyoruz. Eğer TAK veya PKK üstlendiyse, milliyetçi bir kalabalık HDP binalarına hücum ediyor. Binalar yakılıyor ve toplumsal bir histeri baş gösteriyor. Ama IŞİD üstlendiyse… Bir sessizlik düşüyor. Bu üstlenmelerdeki gerçeklik payını bir kenara koyarak eylemleri kimin üstlendiği değil kimin yaptığı önemli olduğunun altını çizmek gerekiyor; peki bu olayları devlet, nasıl soruşturuyor? Gerçekleşen 32 patlamada, etkin bir soruşturma yapıldı mı? Yoksa etkin soruşturma yapan polislerin yeri mi değiştirildi? Ya da o polisler hapiste mi? Bu yazdıklarım yine de bu patlamaları belirtilen örgütlerin gerçekleştirmediği anlamına gelmiyor; sadece henüz gerçeği bilmiyoruz. At izi it izine karıştığından ve gazetecilik yerine propaganda neferliği yapıldığından kendimizi sosyal medyada dedektiflik yaparken buluyoruz. “Şöyle bir hesap var, şunu yazmış; acaba kim? Şöyle bir haber kaynağı var; ama yalan bilgi olabilir? Bir dakika şu vekil IŞİD’i savunmamış mıydı? Bir dakika, aaa şu şimdi bunu mu yazmış?” gibi gibi gibi… Ve de elbette soru sorduğumuz ya da durumu sorguladığımız zaman trollerin linçine maruz kalıyoruz – ki bu ayrı bir yazının konusu. Elbette tüm bu süreçte, yine at izi it izine karışıyor.

Kayseri patlamasından sonra, Ankara’da yaşayan herkesin uğradığı bir yer olan Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov soğukkanlı biçimde işlenmiş bir cinayete kurban gitti. Silahındaki kurşunlar tükendiği halde her nasılsa “ölü ele geçirilen” saldırgana dair soru işaretleri devam ediyor. Bir yandan da bu saldırı, Türkiye’nin Suriye politikasında içine girdiği bataklığın bir sonucu. Saldırıdan bu yana geçen 4 gün içinde, bu saldırının Türkiye – Rusya ilişkilerini daha da iyileştireceği söylemi, her iki taraftan gelen açıklamalarla hayat buluyor. Bu saldırıdan iki gün sonra Gaziantep – Kilis’e sınırına oldukça yakın bir yerleşim olan El Bab’da 14 Türk askeri öldürülüyor, tanklara IŞİD el koyuyor. 22 Kasım 2016 gecesi ise IŞİD’in esir aldığı, boğazdan tasmalı ve elleri ve ayakları zincire vurulmuş 2 Türk askerini yaktığı profesyonel çekimli bir video sosyal medyaya düşüyor. Sosyal medyaya erişim yavaşlatılıyor.

madde-bir-yasama-hakki-225922-1.

Toplumsal dil
İstanbul patlaması, Kayseri patlaması, Rus Büyükelçi Karlov cinayeti, El Bab baskını... Hepsi 15 gün içinde yaşandı. İlkinde polisler hedef alındı, o sırada tesadüfen oradan geçen siviller de öldürüldü, onlarca yaralı var. İkincisinde asker hedef alındı, halk otobüsünde çarşı iznine çıkan askerler öldürüldü. Üçüncüsünde Türkiye – Rusya yakınlaşmasının bir temsili olarak Rus büyükelçi hedef alındı. Sonuncu ise IŞİD ile girilen çatışma sonucu. Suriye politikasında enerji yolunda bir paylaşım savaşı sürerken, memlekete de bu ölümler düşüyor.

Bunlar ve benzeri büyük olaylarda sosyal medyada – özellikle twitter’da – nefret dilinin kullanımı ile bir kara propaganda yöntemi olarak trollerin kullanıldığını gözlemlememek elde değil. Kamuoyunun sağduyudan uzak bir şekilde yönlendirilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Troll diye özetleyebileceğimiz bu örgütlü kalabalığın, toplumsal kutuplaştırmayı artırmak ile patlamayı üstlenen örgüte göre patlamada öldürülenleri dahi hedef göstermek gibi iki önemli haber çarptırma görevini üstlendiği de söylemek mümkün. Haberin içeriğinden çok söylemin ön plana çıktığı bugünlerde, haberin gerçekliğine olan ihtiyaç her geçen gün daha artıyor. Bu tık nefes yaşadığımız atmosferde nefret dili yerine gerçeği koymaya çalışmamız lazım. Devleti de sözleşmelerle bağlayan “yaşama hakkı”mızı korumaya davet etmemiz gerekiyor.

Gündem karışık olunca, yazı da karıştı. Çünkü gündelik hayatımızı bu olaylardan aldığımız fiziksel ya da duygusal yara berelerle geçirmeye çalışıyoruz. Tek bildiğim hiç kimsenin iyi olmadığı. Her an bir bomba patlayacak korkusu, şüpheli gördüğümüz araçlardan kaçınma dürtüsü, whatsapp mesajlarından yayılan tehlike anonslarıyla günü evlerimize kapanmış; en azından yakınlarımıza bir şey olmasın diye düşünerek geçiriyoruz. Hiç birimiz iyi değiliz, hayattayız sadece. Son bir buçuk yıldır yaşananlara rağmen, yine de, insanlıktan ümidimi kaybetmedim. Çünkü Stefan Zweig’a göre “vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz.”

madde-bir-yasama-hakki-225923-1.