Maddenin düşü
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

John Gray’in YKY’den çıkan 'Kuklanın Ruhu'nu okurken, bir kukla olduğumu hayal ettim, daha çok bir makine. Makineleşmeye bu kadar yatkın olan varoluşumuzun nedenlerini düşünmek için iyi bir fırsat sunuyordu kitap. O sırada gök gürlemesiyle başlayan yağmurdan kaçan insanlarla dolmuştu oturduğum kafe. Çoğunun yaptığı ilk iş, yağmurlu bir selfie çekip akıllı telefonlarına gömülmek oldu. Yağmur da öyle böyle değildi hani, esen fırtınayla birlikte uyum içinde, şehri dövercesine yağıyordu. Bende yağmurun etkisi hep yükselten bir şey olmuştur, birden çocukça şeyler yapasım gelir ve yine geldi, garsonu ikna edip Tom Waits’in 'Rain Dogs' şarkısını çaldırdım. Kapının kenarında oturan bir kadını dansa kaldırdım sonra. Her zaman böyle cesaretli olamam, yağmur yağmalı ya da kafama bir şey düşmeli. Sadece biz dans ediyorduk, diğerleri ya cep telefonlarıyla dansı kaydetti ya da hiç oralı olmadı, ne yağmur, ne müzik, ne dans umurlarında değildi. Şarkı da kısaydı zaten. O şarkının peşinden otomatik olarak çalan 'Green Grass'ın melodisine uygun bir biçimde yağmur diner dinmez kayboldu herkes, masanın altına saklanan ıslak bir sokak köpeği dışında. “Galiba kötü dans ediyorum” dedim ona, bir şey demesini bekler gibi. Sokak köpeklerinin, bakışlarıyla bir şey anlatma halleri olur her zaman, şefkatli bir şey anlatıyormuş gibi bakmakla yetindi o da. “Buradan bir hikâye çıkmaz değil mi?” diyerek kitaba geri döndüm.

John Gray, özgürlük meselesini ele alıyordu kitabında, gerçekten özgür müyüzdür seçimlerimizde, ya da özgürlüğü isterken gerçekte istediğimiz nedir? Bu soruları sorarken sokak köpeğinin bakışları da değişmişti, “Bıkmadın mı böyle sorular sormaktan?” der gibi bakıyordu. Sonra “Banane ya” der gibi, başını patilerinin üzerine koyup hüzünlü hüzünlü yağmuru izlemeye koyuldu. Belki de köpek hüzünlü değildi, ben yakıştırıyordum ona, kim bilir…

John Gray, Bruno Schulz’u anarak düşünen makinelerle ilgili şu tespiti yapıyordu: “Çok geçmeden zihinlerinin bölünmüş olduğunun farkına bile varmayacaklar; bastırma, inkâr ve fantezi bilincin boş göğünü bulutlandıracak. Vâkıf olamadıkları bir iç dünyadan ortaya çıkan, birbirine zıt dürtüler davranışlarına egemen olacak. Sonunda bu arızalı makineler, kendi yollarını kendilerinin çizdiği izlenimine kapılacaklar. İnsanlarda olduğu gibi bir yanılsama olabilir bu; ama bu duygu kök saldıkça insanlarda ruh denilegelmiş şeyi yaratacak.” Gülmemek için kendimi tutmadım, kahkahalar atınca sokak köpeği ne oldu merakıyla başını kaldırıp yüzüme baktı, o gülmüyordu tabii, yine aynı hüzünlü bakışlar. Belki de bu tespit karşısında gülmek yerine, ben de sokak köpeği gibi hüzünlü hüzünlü yağmuru izlemeliydim. Ruh denilen şey, böyle böyle oluşuyormuş meğerse… John Gary, kitabın başka bir yerinde de insanı diğer hayvanlardan ayıran şeyin 'iç çatışma'ya neden olan kendiliğin bölünmesi olduğunu yazmıştı: “Başka hiçbir hayvan, bir yandan arzu tatmini ararken öte yandan da arzularını şeytan işi diye lanetlemez; hayatını bir yandan ölümden korkarak öte yandan da kendi imgesini korumak uğruna her an ölmeye hazır halde geçirmez; düşleri uğruna türdeşlerini katletmez. Bizi insan yapan, özfarkındalık değil, yarılmış kendiliktir.”

Aldığım psikoloji eğitimine zıt şeyler söylüyordu John Gray. Günümüz insanının en önemli sorunu 'iç çatışmaları'ydı, onu bitap düşüren, depresyona sokan. Bütün mesele, o yarılmayı bütünleştirmek, özfarkındalık kazandırmak diye düşünüyordum. Kitabın başka bir yerinde, modern düşünürlerin en büyük yanılgısının, “insanların Bilgi Ağacı’nın meyvesinden daha çok yiyerek bir özgürlük mertebesine ulaşacaklarını düşünmüş olmalıdır” diye yazar. İnsanlığın yüksek bir versiyonunu yaratmak isteyenler, gerçekte bilinçli kuklalar yaratmanın peşindedirler.

Guy Debord’dan Tarkovski’ye, Philip K. Dick’ten Poe’ya, Azteklerden uzaylılara, insanlığın ve özgürlüğün izini süren John Gray, insanı ve bütün hayatı maddenin bir düşü olarak ele alıyordu. Kendimi, sokak köpeğini ve yağmuru, maddenin bir düşü olarak düşlemek…