Madımak vesikası
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

80’lerin sonu ve 90’ların başında yeni çıkış yolları ararken uğradığımız eski duraklardan biri de ‘sivil toplum’ kuramıydı. Antonio Gramsci’den yola çıkıp onu aşacak yeni toplumsal mutabakat olanaklarını araştırıyorduk. Yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin fırsat buldukça dile getirdiği ‘katoliklerle sosyalistlerin asgari müşterekleri’ meselesini Türkiye’ye uyarlamak da mümkün olabilirdi pekala; 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Darbesi’nin yarattığı yeni faşizm karşısında sağlam bir toplumsal yapı oluşturmak, bunun için de inanç ve yaşam tarzı farklılıklarını tartışma konusu yapmadan solcu işçiyle sağcı/Müslüman işçinin en önemli asgari müştereği olan ‘sömürü’yü görünür hale getirmek gerekiyordu. Gerçi İtalya bunu başaramamıştı; Pasolini katledilmiş, sağcı iktidarlar İtalya’yı kapitalizm çukurunun dibine sürüklemişti ama Guareschi’nin mizahi kitap serisinin müthiş kahramanı rahip Don Camillo ile kasabanın komünist lideri Peppone’nin maceraları bile küçük bir umut ışığı için yeterli olabiliyordu.

Hani Mihri Belli’nin Yunan İç Savaşı’nda komünistlerle Ortodoks Hıristiyanların ilişkisini görüp şaşırması üzerine bir devrimci “Biz komünistiz, Kemalist değil!” demiş ya, Atatürkçü solcuların önyargıları bir yana, camiden çıkanla meyhaneden çıkanın birbirini yargılamayacağı, ortak dertlere odaklanırken birbirlerinin özgürlüklerini de savunacağı bir ülke tasarımı Türkiyeli sosyalistler için hiç de zor değilmiş gibi görünüyordu (Yüksel Aksu’nun filmleri Dondurmam Gaymak (2006) ve muhteşem İftarlık Gazoz‘da (2016) ana anlatının yanında bu olanağın hikâyelerini de izleriz). Peki onca kitlesel zulme ‘hesabın görüleceği bir öte dünya tasarımı’yla boyun eğen, patronla arasındaki sömürü ilişkisinin en yüksek otorite (Tanrı) üzerinden meşrulaştırılmasına alışmış, böyle bir toplumsal arayışa katılıp katılmayacağı bile şüpheli ‘milliyetçi/mukaddesatçı’ kesim ne yapabilirdi?

Tam o günlerde İslamcı yazar Ali Bulaç da ‘Medine Vesikası’ diye bir belgeyle tartışmayı zenginleştirdi. Bu vesika, 623 yılında Muhammed’in Medine’deki ticari ilişkilerin yıkılmaması için Müslümanlarla Yahudiler arasındaki ilişkileri asgari müşterekler çerçevesinde düzenleme çabasının bir ürünü gibi görünüyordu.


Sonra 2 Temmuz 1993’te Madımak Katliamı patlak verdi…

Her türlü toplumsal barış arayışını kanda boğacak bir dünya görüşünün, daha önce Maraş ve Çorum katliamlarını yaratmış bir zihniyetin kapitalizmin tüm formlarıyla uyum sağlayabileceğini Turan Dursun’un, Bahriye Üçok’un, Musa Anter’in, Uğur Mumcu ve daha pek çok değerli ismin öldürüldüğü 1990-93 arası dönemde anlamış olmalıydık aslında, ama olmadı, anlayamadık… Benim Marx’ın ünlü epigrafını başucu sözü yapmam, ‘aldatıcı ütopyalar’ yerine ‘gerçekçi distopyalar’ı tercih etmeye başlamam da o günlere denk düşer: ”Aldatıcı iyimserlik gerçek kötümserliktir”.

Madımak Katliamı 2 Temmuz’da oldu ama bitmedi: Katillerin avukatlarının Meclis’e girmesiyle, yanmış yıkılmış Madımak Oteli’nde katledilen aydınların isimlerinin yanına ‘kurban’ olarak katillerin de adının yazılmasıyla devam etti; iliğini sömürdüğü takipçilerinden katiller ordusu yaratmak için yırtınan kinci/dinci zihniyet şahsında, hem de Sünni terör örgütlerine verilen devlet desteğiyle uluslararası düzeye taşınmış olarak sürüyor. Toplumsal barış ve asgari müşterek gibi kavramları olguya dönüştürebilme konusunda önümüzdeki engellerin belki de en önemlisi budur: Madımak vesikası... ‘Başgan’ının esnafı gencecik insanları döverek öldürürken, ‘Ramazan’da sigara içiyor’ diye adam yumruklarken neyin barışı, nasıl?!

Başka şeyler de var tabii: Türkiye’de sağcı-Müslüman çevrenin önce sömürü düzenine karşı çıkmak gerektiğinin farkına varması lazım. Ama bu kitlenin AKP iktidarının ‘duble yol’lar ve köprülerle yarattığı akıldışı refah yanılsamasının etkisinden kurtulması şimdilik çok zor görünüyor.

Artık hangisinin daha önce geldiğini sormanın da bir anlamı yok, çünkü Osman Gazi Köprüsü’nde göbek atıp selfi çekmekle satır ve sopaları alıp Cihangir sokaklarında terör estirmek, Osman Gazi Köprüsü’nde satır ve sopalarla terör estirmekle Cihangir sokaklarında zafer selfisi çekmek arasında ince bir çizgi bile yok artık...