Mahir Çayan’ı ‘hatırlamak’
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Akıp giden zaman ırmağında 30 Mart 1972 tarihini bu gün nasıl hatırlamalıyız? Geçmiş, şimdinin eleştirisidir bir bakıma. Geçmişi özlemek için değil, ona uğrayarak gelecek ütopyası için bu gün nasıl eyleyeceğimizi düşünmek için hatırlamalıyız.

Kızıldere’ deki tohumun Fatsa’da çiçek açtığını, ilk meyvelerini direniş komitelerinde veren o görkemli ağaçtan çıkan fidanlardan birinin Gezi’de bir daha toprağa dikildiğini hatırlamak için… Her dönemin devrimci eyleminin bir öncekinin bire bir tekrarı değil, aynı zamanda eleştirisi olduğunu bilerek hatırlamak için…

Haziran güneşinin parlayan ışığının bir an için görünür kıldığı o geçmiş zaman an’ında ne olmuştu?

İnsanlar yazgılarının peşinde koşarak belirlenmiş bir geleceğe doğru yaşamazlar; tarihlerini kendileri inşa ederler. Ama bu inşa tarihten, zamandan ve koşullardan bağımsız değil. Kendi gönüllerince, akıllarınca yaşadıklarını düşünseler de geçmişin mirası üzerine kurarlar hayatlarını.

Mahir Çayan’ın yurt dışına çıkabilme imkânı varken bu yolculuğa çıktığı biliniyor. Onu ve arkadaşlarını, üstelik de politik olarak ayrıştıkları başka devrimcileri kurtarmak için ölüme doğru yola çıkaran neydi? Maceracılık mı, gözü peklik mi, kör cesaret mi?

On’lar, galiplerin değil tarihin tüm mağluplarının mirasını üzerlerinde taşıyarak başarılması imkânsız olan bu yolculuğa, başka türlü yapmak ellerinden gelmediği için çıkmış olmalılar.

İnsanın insanı sömürmeye başladığı o kadim zamanlardan bu yana, her çağda, her düzende insanlığın kurtuluşunu ancak insanların gerçekleştirebileceği, ruhlarının en derin kuytularından onlara seslendiği için. İnsanlığı ancak insanların özgürleştirebileceğini bilenlerin tarihine katıldıkları için.

Ucunda ölüm olduğunu bile bile yola çıkmaları gözü karalıklarından değildi; ne de kazanma umutlarından. Bir kenara çekilip olmakta olanı izlemeyi kendilerine yediremedikleri için, olmakta olan kötülüğe karşı durmaktan başka bir doğruları olmadığı için. Bilinçlerinin ama en çok da haysiyetlerinin zorunlu sonucuydu yolculukları.

Başarıp başaramamayı önemsememeleri, bir yerde kazansa bile başka yerde yeniden mücadeleye başlayan Che ile ortaklaştırdı onları. Bir tek insan bile sömürülüyorsa devrim henüz tamamlanmamıştır çünkü.

Maddi temellerden beslenen manevi bir mücadeleydi onlarınki. Bu gün en son Gezi’ de parlayan ışık Kızıldere’yi bu yüzden aydınlatıyor. Gezi’nin çocuklarının yüzlerinde bir an için parlayan ışık, onlar çok fark etmeseler de, Mahir ve arkadaşlarının yansıması. 30 Mart 1972’den bu yana her isyanda, her hayır deyişte, her eşitlik, özgürlük haykırışında parıldadığı gibi.

Kızıldere’deki tohum bin çiçek açtı, bin meyve verdi o zamandan bu yana. Her dönem kendi koşulları ve gereklilikleri içinde başka başka şekillerde aynı mücadele yürütüldü. Amaç bu sömürü düzenini bir gün yıkmak olsa da, önemli olan kazanmaktan öte ezilenlerin tarihinin bir parçası olmak oldu.

Bu gün öğle vakti kazansa da mücadeleye devam etmekten başka yol bulamayan Che’ nin mezarından getirilen bir avuç toprak, kaybedeceğini bilse de başka türlü yapmayarak kendi tarihiyle birlikte bizim de tarihimizi yazan Mahir’in mezarına konulacak. Ezilenlerin ortak tarihi için.