‘Makalenizde yerçekiminden bahsetmişsiniz, yayımlayamayız’
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Diyelim ki fizik alanında çalışan bir bilim insanı ya da akademisyensiniz ve alanınızla ilgili bir makale yazıp çalıştığınız kurumun dergisine teslim ettiniz. Bir süre sonra makalenizin yayımlanmayacağına dair size bir geri bildirim yapıldı ve siz de bunun nedenini öğrenmek istediniz. Dergi yönetimi size verdiği cevapta şöyle dedi: “Makalenizde yerçekiminden fazla söz ettiğiniz için makalenizi yayımlamadık.”

“Böyle bir şey olabilir mi” diyecek olanlar hayli fazladır ama oldu. Marmara Üniversitesi, By-pass ameliyatlarında bacak yerine koldan alınan toplardamarların kullanılmasının daha iyi sonuçlar verdiğini, bunun da gerisinde insan evrimine dair mekanizmaların bulunduğunu ortaya koyan bir makaleyi “uygunsuz içerik” gerekçesiyle reddetti. Uygunsuz içerikle kastedilen ise evrim teorisiydi ve dekan makale yazarına aynen şöyle demişti: “Evrim teorisi ve evrimsel argüman çok fazla kullanılmış. Şimdi bunu yayınlarsak böyle bir dönemde sıkıntı yaşarız.”

Evet, fizikle ilgili bir makaleyi “Yerçekiminden çok fazla söz etmişsiniz” diyerek yayımlamamak neyse, bu makaleyi de “Evrimden çok fazla söz etmişsiniz” diye yayımlamamak oydu ve oldu, çünkü burası yeni Türkiye’ydi. Söz konusu yeni Türkiye olduğunda ve “zamanın ruhu” akla getirildiğinde böylesi bir skandalın şaşırtıcı olmadığını bilmek gerekir. Çünkü üniversite yönetiminin bu makaleyi yayımlamadığı Türkiye, evrim teorisinin müfredattan çıkarıldığı ve bunun “Çocukların felsefi altyapısı evrimi anlamaya yeterli değil” denilerek meşrulaştırıldığı bir Türkiye’dir. Çocukların felsefi altyapısı, tanrıyı, şeytanı, cenneti, cehennemi, yani soyutluğun zirve noktası diyebileceğimiz şeyleri anlamaya, hatta ve hatta cihat eğitimi almaya yeterlidir ama her ne hikmetse, canlı yaşama dair yegâne bilimsel teori söz konusu olduğunda ortada bir yetersizlik vardır.

Cihat mı? Elbette ki o da “zamanın ruhu”nu temsil etmektedir. Kifayetsizliğin ve vasıfsızlığın ödüllendirildiği ve asla karşılıksız bırakılmadığı bir ütopya olarak yeni Türkiye’de tek vasfı şoförlük olan bir zat milletvekili olabilmiştir, yetmemiş Meclis Milli Eğitim Komisyonu üyesi yapılabilmiştir ve cehaletin olanca cüretiyle ve köy değneksiz gezmeye son derece müsait olduğundan, olanca pervasızlığıyla şöyle diyebilmektedir: “Namaz dinin direğiyse, cihat çadırdır. Direksiz çadır bir işe yaramaz. Cihat bilmeyen çocuğa matematik öğretmenin faydası yok.” Zamanın ruhu işte budur!

Cihatçılık ve cihat kavramlarının neredeyse tüm dünyada terörizmle eş anlamlı olarak kullanılmaya başlandığı bir zaman diliminde müfredatına cihat eğitimini ekleyen yeni Türkiye, televizyonlarında ilahiyatçıların deve sidiğinin şifalı olup olmadığını tartışıp birbirlerine ikram ettikleri ve bunun gayet normalmiş gibi karşılandığı bir tımarhanedir. Aynı tımarhanede yurt yönetmeliği değiştirilmekte ve öğrencilerin ya tek kişilik ya da üçer, dörder, beşer kişilik odalarda kalabileceği belirtilmektedir. İki kişinin yalnız kaldıklarında ahlaka aykırı birtakım faaliyetlere girebilecekleri yönündeki paranoya, tımarhanenin yeni gündemidir. Tımarhanede ahlaksızlık denildiğinde anlaşılan budur!

Yurtlarda kaç kişilik odalarda kalınabileceğini ahlaki paranoyaları üzerinden belirlemeye çalışan aklın ve yaslandığı tabanın, 9 yaşındaki çocukların gidecek yerleri olmadığı için yatılı Kuran kurslarında tecavüze uğramasına bir itirazı var mıdır peki? Elbette ki yoktur. Ensar’a baktığında tecavüzleri, Aladağlar’a baktığında yanıp kül olan çocukları görmeyecektir, bir kere bile “Batsın, yıkılsın bu ülke” demeyecektir ama örneğin Bodrum’da deprem olduğunda bunun nedeninin fuhuş, zina ve alkolden kaynaklanan ahlaki çöküntü olduğunu iddia edebilecektir. Yeni Türkiye’nin ideal vatandaş tipi budur!

İktidarın yolu yoksulluğun idaresinden geçmektedir çünkü ve bu nedenle yoksulların cahil kalması gerekmektedir. Süreklileşmiş cehalet için ise dinden daha iyi bir araç yoktur. O yüzden düzen, o yüzden rejim, Ensar’a, Aladağlar’a, tarikatlara, cemaatlere mecburdur. O yüzden Sakarya Valisi’ni makamına tekbirler eşliğinde tarikat mensupları oturtmaktadır. O yüzden “Cemaatle mücadele” bir palavradan ibarettir.

Cehaletin sürekliliği bir mecburiyettir, aksi halde altı yedi ay önce “Hezimet” dediğiniz Lozan’dan bugün “Destan” diye söz ettiğinizde birileri yüksek sesle “Nasıl yani” diyecektir, aksi halde altı yedi ay önce Misak-ı Milli haritalarını açıp “Bizimdir” dediğiniz, tapusunun Abdülhamit’te olduğunu söylediğiniz ve kurtarılma operasyonunda “hem sahada hem masada” olacağınızı iddia ettiğiniz Musul için bugün “İmarına katkı yapabiliriz” açıklamasını yaptığınızda birileri yüksek sesle “Ne oldu sizin şu Musul işi” diyecektir.

Peki böyle nereye kadar gider? Cevap nettir, gitmez. Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının yargılandığı 24 Temmuz sansürün kaldırıldığı gündür, çünkü o günden bir gün önce mutlakıyete son veren 1908 devrimi gerçeklemiştir ve yüz küsür yıl sonra yeniden “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” denmesi bir tesadüf değildir. Her şey her şeyle ilişkilidir, evrim cihatla, cihat deve sidiğiyle, deve sidiği iki kişilik oda yasağıyla, iki kişilik oda yasağı Ensar’la, yoksulluk cehaletle, hafıza teslim olmamakla, zulüm direnişle, istibdat hürriyetle… Hiçbir şey tesadüf değildir ve her şey her şeyle ilişkilidir, tam da bu yüzden, böyle gelmiş böyle gitmeyecektir!