Makul şüpheli ve kaçak
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Kadıköy’de, Caferağa Mahalle Evi’ni polisin bastığı sabah, martıların çıkardığı gürültüyle uyandım. Yani her sabah telaşları olurdu ama bu defaki farklıydı, anlam veremedim önce, Boğaz’dan büyük bir tanker geçiyor olmalı diye düşündüm. O devasa gemiler, ürkütüyor martıları…

Vapura binip işe giderken öğrendim baskını. Mahalle evleri, hayatın, herkesin sığınabileceği bir limana dönüşme hayalini simgeliyor benim için. Hasan Hüseyin’in dediği gibi “Şu kısacık konuklukta…” Aynı mahallede yaşayanların kafa kafaya verip birlikte sorunlarını çözdüğü, eğlenip öğrendiği bu tür mekânların varlığı, yaşamı yoksullaştıran devletçi siyasetin aşılması için büyük bir ihtiyaç.

Vapurda martıları izlerken, umutsuz umudumu düşünüp durdum. Makul bir şüpheli olarak derdinde olduğum şeylerin kaynağını. Umutsuz umut, umut etmekten başka bir yol bilmemek, bazen saçma da gelse umut etmeye devam etmek anlamına geliyor benim için. Yani, umutsuzluğu dışlamayan, hatta onu da içine alan bir umut. Edip Cansever’in “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka” dediği şeye benziyor, gelmiyor gerçekten de elimden başka bir şey. Aslında “insan” olmak da pek matah bir şey sayılmaz. “İnsan” denilince, içi boş bir gururla süslü gaddarlık geliyor akla daha çok. Gaddarlıkların akılla, ilerlemeyle ya da dinle meşrulaştırıldığı bir insanlık…

Hava soğuk olduğu için vapurun güvertesinde çok az kişi vardı, bir an oturakların arasına saklanmış bir kediyle göz göze geldik. Kaçak bir yolcu olarak, nasıl olduysa binmişti vapura. İçimdeki bütün sıkıntı dağıldı, kucağıma kıvrılıp yatınca. Kafka’nın öyküsündeki Gregor Samsa’nın böcek olarak uyanması gibi, bir sabah uyandığımızda hepimizin kendimizi kedi sandığı bir an hayal ettim. İlla Samsa gibi sandığımız şeye dönüşmemiz de gerekmiyordu tabii, kedi patileriyle yazı yazmak gibi pek çok şey için yeni aletler icat etmek gerekebilirdi; hem herkes kedi olursa, kim mama verecekti? Ama içimize biraz da olsa kedi ruhu kaçsaydı, her şey farklı olabilirdi diye düşünmeden edemedim. Ya da biraz martı ruhu, at ruhu, sokak köpeği ya da balık ruhu… Çok fazla insan olmak berbat bir şeydi, beceremiyorduk üstelik, yaralı ya da gölgesiz ruhlar olarak biçareydik. Yaptığımız şey, olup biten her şeyi kendi dünyamıza göre uyarlamaktı. Her şey ya fikirlerden ibaretti ya da olaylardan, sanki bizimle ilgisi yokmuş gibi yaşayıp gidiyorduk. Akıp giden tarihin insanlar için bir tini olmasın isteniyordu, borsa verileri gibi grafiklerden izlenmeliydi olup biten, uzmanlar karşımıza geçip ne yaşadığımızı bize anlatmalıydı, manipüle ederek. Kimse bilmiyordu bu ülkede gerçekte olup biteni, önce Ergenekon dediler, şimdi Paralel, birileri gelip gidiyordu, madenler, asansörler çöküyor, ağaçlar kesiliyor, gökdelenler yükseliyor, şaşkın şaşkın herkes birbirine bakıyordu. Yine de her şeyin yolunda gittiğini duymak isteyenler daha çoktu, ama yolunda gitmiyordu hiçbir şey. Yaşam biçimlerinin sonsuz çeşitliliğini duyumsayarak kırabilirdik içine hapsedildiğimiz döngüyü, ama kendi içimize kapanmak zorunda bırakılıyorduk, dışarısı canavarlarla doluydu çünkü, Suriyeli aç çocuklar bizleri yiyebilirlerdi mesela!!!

Farkında değil misiniz, her şey nasıl da ruhsuzlaşıyor. Ruhun sadece içinizde olduğunu mu sanıyorsunuz, yaşadığınız ev, sokak, yediğiniz içtiğiniz, okuduğunuz kitap, dinlediğiniz müzik, kucağınızdaki kedi dahil her şeyin içinde gezinen, onlardan beslenen bir şey ruh… Nasıl yaşayacağımıza, ne giyip ne içeceğimize karar vererek, sansür ve yasaklarla ruhumuzu eksilttikleri için oluyordu tüm bunlar.
Vapur iskeleye yanaştığında, kucağımdaki kedi biraz ben, ben biraz kedi olmuştum. Hüzünlü ve sevinçliydik, nasıl oluyorsa artık, kedi ruhu… Kalabalığın içinde kaybolduk sonra, makul şüpheliler olarak…