Manisa’dan Kadıköy’e
AYÇA SÖYLEMEZ AYÇA SÖYLEMEZ

“Saatlerce işkence gördükten sonra kan kaybı olmasına rağmen hastaneye götürülmeden polis aracı içerisinde bekletildik. Kafamıza ve yüzümüze çok vurdular. Bacaklarımıza ve karın bölgelerimize vurdular. Onlara yalvarmamızı ‘Ne olur yapmayın’ dememizi beklediler ama ters tepti.”

Lise öğrencileri karne günü eğitim sistemine olan itirazlarını yüksek sesle söylemek istediler, polis izin vermedi. Kadıköy’de dövülerek gözaltına alındılar, polis aracında da dövüldüler, aynı akşam yükselen kamuoyu baskısı ve HDP ile CHP’li vekiller ve vekil adaylarının çabaları sayesinde serbest kaldılar. Ertesi gün de başlarına gelenleri anlattılar, bir kısmı yukarıdaki satırlarda.

O vekil adaylarından biri de Ahmet Şık’tı. Daha kamuoyu onu tanımazken de işkence görenlerin, yargısız infazla öldürülenlerin, faili meçhul cinayet davalarının haberini yapıyor, mücadelelerini yazıyordu. Bu haberlerden biri de, cuma günü liseli öğrencilerin maruz kaldığı işkenceyi görünce yaşı yeten herkesin aklına gelen ‘Manisalı Gençler davası’ydı.
Hatta bu davayı takip ederken kendisi de duruşma salonunda polis şiddetine maruz kalmıştı.

23 yıl önce ne oldu?
Manisalı Gençler davası, bazen gerçek suçluların da yargılanıp ceza alabileceğine dair az sayıdaki örnekten biri.
Bu dava, aslında mücadeleden vazgeçmeyince bazen sonuç alınabileceğini göstermesi açısından da tam da bugün hatırlanmalı.

Peki, ne olmuştu Manisa’da?
Yaşları 14 ile 18 arasında değişen 16 ortaokul ve lise öğrencisi, 26 Aralık 1995’te ‘DHKP-C üyeliği’ suçlamasıyla gözaltına alındı.

Manisa Emniyet Müdürlüğü’nde 11 gün boyunca çocuklara elektrikle ve copla işkence yapıldı, cinsel tacize maruz kaldılar.

Kamuoyunun hafızasına, birinin annesinin arkalarından “Götürmeyin kızımı, o daha çok küçük!” diye bağırışıyla kazındılar.

Çocukların işkenceye maruz kalması kitlelerde tepki yaratınca, devlet de karşılığını verdi, çocuklar basın aracılığıyla ‘terörist’ ilan edildi.

Oysa tek yaptıkları, bir tren vagonuna “Paralı eğitime hayır” yazmaktı.

İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan, çocukların üç ayrı doktor tarafından muayene edildiğini ve herhangi bir işkence izine rastlanmadığına dair raporlar olduğunu öne sürdü. Tabii rapor yoktu çünkü doktorlar ya işkenceyi belgelemedi ya polis raporları, hastane zabıtlarını yok etti.

O dönem CHP İzmir Milletvekili olan, avukat Sabri Ergül çocukların gördüğü işkenceye tanıklık etti: “Banklarda gözleri bağlı sağlı sollu çırılçıplak gençler oturuyordu. Birden mehter marşı başladı koridora bakan odalardan birinden. Odaya girdim, lambanın altında yerde çırılçıplak, ıslak battaniyeler içinde iki kız iki erkek gözleri bağlı yatıyor… Polisler beni görünce odadan çıkarttılar itiş kakış. Bir yandan mehter marşı devam ediyor. Bağıra çağıra aşağı indim, Emniyet Müdürü’nün odasına kapıyı tekmeleyerek girdim, ‘Dünyayı başına yıkacağım’ diye bağırıyorum.”*
Ergül işkenceyi belgelemek için de uğraş verdi, önce Adli Tıp Kurumu, sonra Sınır Tanımayan Doktorlar işkenceyi belgeledi.


Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre çocuklar şu işkencelere maruz kalmıştı: “Çırılçıplak soyma, soğuk suya sokma, elektrik verme, makata cop sokma, hayaları sıkma, kaba dayak.”

Bu arada çocuklara ne mi oldu? Tutuklandılar, beşi 2 yıl 3 ay cezaevinde kaldı. 28 Ekim 2000’deki son duruşmada ise tüm suçlardan beraat ettiler.

Devlet “Pardon” bile demedi.

Ama onlara işkence yapan polislere dava açıldı, Manisa Emniyet Müdürlüğü’nden bir baş komiser, bir komiser ve sekiz polise, işkence yapmak suçundan 5 yıl ile 10 yıl 8 ay arasında hapis cezaları verildi. Bu sefer adalet tecelli etti.

23 yıl önce gerçekleşen bir olay, Türkiye’nin değişim hızında asırlara tekabül ediyorken bunları neden mi yazdım?
Tarih geleceğe ışık tutsun, Ahmet Şık Manisa’dan Kadıköy’e uzanan mücadelenin içerisindeyken, umudumuz tazelensin diye.

* http://bianet.org/bianet/insan-haklari/160989-manisali-gencler-bir-vekilin-mucadelesi-ve-iskenceye-mahkumiyet#_ftn1