Manzarayı çatlatmak gerek
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Umut, göremediğimiz ama içimizde kımıl kımıl kaynaşan çokluk kümelerinden yayılıyor, çok geçmeden manzarayı çatlatacaklar.

Bakıyoruz ve sadece duran nesneleri görebiliyoruz. Gözlerimiz hareket etmeyen, ölü nesnelere alışık; daha doğrusu ölü imgelere. Bakışımızda, yeryüzünü çerçeve içine alıp manzaralaştırma yeteneği var. Buna yetenek mi demeli yoksa yeteneksizlik mi? Yeryüzünün canlılığından, devingenliğinden natürmortlar çıkarmakta üstümüze yok, yani ölü doğalar. Toplumda da devinimi değil, ölü nesneleri görebiliyoruz; gördüğümüz tek devinim, kısırdöngü. Devinimi, hep aynı olanın yinelenmesi olarak gördüğümüz için, devrimi bile bir başka devletçi yapının yerini, bir diğerinin alması olarak anlıyoruz. Devrim, toplumun devinen tüm bedenlerinin etkileşime geçerek birlikte titreştikleri andır ve bu titreşimin şiddeti, durmadan geri dönen despotik formu alaşağı ediyor ve yerine geçen, tüm bedenlerin titreşerek birbirine dokundukları ve hep birlikte titreştikleri yeni bir toplumsal bedendir; bizim bir de birlikte titreşme yeteneğimiz var. Bu yeteneği açığa çıkarmak için, ölü nesnelere ve devinim diye kısırdöngülere alıştırılmış gözlerimizin ve tüm duyu organlarımızın ayarlarını değiştirmemiz gerekecek. Sadece nesnelere ve kısırdöngülere odaklanmış bir bakış, henüz ortaya çıkmamış ve çıkmasıyla birlikte mevcut şeylerin sabit düzenini değiştirebilecek olanı göremiyor. Sabit nesnelerle aşırı dolu bir manzarada, hakiki devinim görünmez olandır ve çatlaklardaki boşlukta sessizce titreşmeyi sürdürüyor. Ama biz boşluktan ve sessizlikten çok korkuyoruz.

Boşluklar gerekli

Ev içlerinde bile korkutucu boşluğu ve sessizliği bertaraf etmeden duramıyor ve nesnelerle ve seslerle dolu bir ortam yarattığımızda rahat edebiliyoruz. Ama yeni ve gizil olan tam da sessizlikte ve boşlukta yatıyor. Çatışmalı kuvvetlerin düğüm noktası olan bedenlerimizin çatlaklarındaki çokluğun sesini duymamak ya da boş bir mekânda düş gücümüzün yaratacağı yeni imgelerden kaçmak için ölü nesnelerle ve seslerle dolduruyoruz içimizi.

Ya da sözcüklerle, kalın kabuklu kavramlarla. 1880’lerde bazı Fransız sembolist şairler sadece sözcükleri değil, aralarındaki boşluğu da görünür kılmak için bilerek kâğıtta beyaz, boş alanlar bıraktılar. Stéphan Mallarmé’nin 1897 tarihli ‘Un coup de dés’ şiirinde sözcüklerin arasında derin boşluklar hemen göze çarpacaktır. Şairin dışarıda bıraktığı, şiirin en önemli bölümü olabilir, diyor Mallarmé, yani boşluk. Boşluk, sözcüklerin titreşerek hep eksik kalacak olan anlamlarını çoğaltacakları yaratıcı bir ortamdır. Sözcüklerin birbirleriyle çarpışıp kabuklarını çatlatmaları ve yeni anlam dünyaları yaratabilmeleri için boşluk gerekli; tıpkı atomlar gibi. Latin ozan Lukretius görebiliyor: “Atomlar boşlukta paralel olarak, hafif yanlamasına düşerler. Bu atomlar biri yolundan saparsa, komşu atomla bir karşılaşma olmasını, karşılaşmalar çarpışmayı, bu da bir dünyanın doğuşunu tetikler”. Ama biz sadece duran atomları görebiliyoruz, devinen ve titreşen bedenler ne yazık ki manzaraya giremiyor.

manzarayi-catlatmak-gerek-139427-1.

Fotoğraflanan nesneler

Bakışımız uzun pozlamaya dayalı bir teknikle çalışıyor çünkü tıpkı Daguerreotype tekniği gibi. Louis Daguerre’in, uzun pozlama süresine dayalı kendi tekniğiyle, 1838 sonlarında çektiği Paris’teki Temple Bulvarı’nın bir fotoğrafı, içinde insan figürü barındıran ilk fotoğraf olarak tarihe geçmiş. Bulvarın kalabalığına rağmen sadece duran insanlar ve nesneler girmiş kareye. Titreşen kalabalığı değil de hareketsiz figürleri görebiliyoruz ve tarihi, titreşen bedenler yapsa da tarihe geçenler nedense duran insanlar oluyor, diktatörler gibi. Mallarmé’nin şiir için söylediği, fotoğraf için de geçerli: Fotoğrafçının dışarıda bıraktığı, fotoğrafın en önemli bölümü olabilir; yerden göğe haklı. Bulvar, görüntüye girmeyen ve birbirleriyle çarpışarak yeni dünyalara sessizce hazırlanan ve mevcut manzarayı altüst edecek kımıl kımıl titreşen bedenlerle dolu. Ve biz, çerçeve içinde ölü bir nesne olarak yerimizi alırken, göremediğimiz yaşam devrime hazırlanıyor ve birdenbire çokluk boşluğu doldurduğunda, “nereden çıktı bunlar?” diye şaşkınlığımızı gizleyemeyeceğiz. Umut, göremediğimiz, ama içimizde kımıl kımıl kaynaşan çokluk kümelerinden yayılıyor, çok geçmeden manzarayı çatlatacaklar.