Marx’ın fikri firarda, sözlüğe sığmaz!
26.03.2017 09:10 BİRGÜN PAZAR
Gelgelelim aklı fikri çağlar boyu örülmüş düşünce hapishanelerinden firar etmekte olan büyük bir devrimci düşünürden kavramlarını eserinin arkasındaki sözlükçeye üçer beşer satır halinde nakşetmesini beklemenin kendisinde yatıyor sorun. Şöyle söyleyelim; sorunun kendisi tam olarak bu

Gökhan Atılgan

Nasıl ki firardaki fikir mahpusa sığmaz ise, Marx’ın kavramları da sözlüğe sığmaz aslında. Oysa bu yazı, Marksizm Sözlüğü üzerine yazılmıştır. Yazının ilk cümlesi ile amacı arasında bir çelişki varmış gibi görünebilir. Lâkin bu çelişkinin üzerine gide gide Marx’ın kavramları üzerine düşünmek bereketli bir tartışmaya kapı aralayabilir.

Marx’ın kavramları kullanımındaki kıvraklığı ve esnekliği kavrayabilmek, hayatı ve dünyayı onun gözüyle görebilmek, hayat ve dünya hakkında onun diliyle konuşabilmek için önce dört duvar arasına hapsedilmiş anlamların içine girmek, ve sonra da Marx’la birlikte anlamları çevreleyen duvarların arasından firar etmek gerekir. Böylesi bir firar bizi kavramların kullanımında muazzam bir esnekliğe, geniş bir görüş açısına ve engin bir anlam inşasına doğru sıradışı bir serüvene çıkaracaktır. Gelin beraberce böyle bir serüvene için birkaç adım atalım.

Önce temel bilgiler
Bu serüvende bize eşlik edecek eser, Gérard Bensussan ve Georges Labica’nın editörlüğünü yaptığı Marksizm Sözlüğü. 1086 sayfalık Sözlük’ün kapsamına alınan madde sayısı ise tam 403. Sözlük’ün bölümlemesi klasik bir yol izliyor: madde başı. Bununla beraber daha geri planda işleyen bir haritalama mantığı var. Eğer kendimiz belirli bir mantıkla Sözlük’ü tasnif etmeyi denersek şöyle bir harita çizebiliriz: Birinci güzergâhta, Marx’ın eserlerinde sıkça kullandığı, yeniden inşa ettiği ve kuramlarında merkezî bir yer verdiği kavramlar bulunuyor: Toplumsal sınıflar, sınıf mücadelesi, sermaye, emek, üretim tarzı, üretim ilişkileri, Asya Üretim Tarzı, birikim, bölüşüm, çelişki, ideoloji, yabancılaşma, fetişizm, devlet/sivil toplum gibi... Marx’ın tilmizlerinin Marksist düşüncenin dağarcığına kazandırdığı kavramlar bir başka güzergâhta yer alıyor. Sözgelimi, hegemonya, şeyleşme, tarihsel blok, sürekli devrim, emperyalizm, faşizm, praksis gibi kavramlar. Üçüncü güzergâhın üzerinde sosyalist mücadele tarihinde beliren deneyimlerden türetilen kavramlar ilerliyor. Örneğin kültür devrimi, işçi muhalefeti, kişi kültü, proletkült, dia-mat, olumlu yarışma, sol komünizm gibi... Sosyalist mücadele tarihinin kurumsallıkları ihmal edilmiyor ve bu kurumlar dördüncü güzergâhın üzerine diziliyor: Enternasyoneller, Kominform gibi... Başka bir güzergâhta Marksist düşüncenin kendi gelişim seyrinde meydana çıkan okullara ya da ekollere yer veriliyor: Budapeşte Okulu, Batı Marksizmi, Maoculuk, Titoculuk, Troçkizm, Kastroculuk, yapısalcılık, Bolşevizm, Frankfurt Okulu ve Batı Marksizmi gibi... Marksizmin eleştiri tahtasına yerleştirdiği siyasal akım ya da eğilimlere bir başka güzergâh ayrılıyor: Owencılık, Proudhonculuk, Malthusçuluk, Jakobenizm, Bakunincilik, Kautskicilik, yasalcılık, parlamenterizm, Menşevizm, işçicilik, trade-unionculuk gibi... Yedinci güzergâh; milliyetçilik, liberalizm, anarşizm, sosyal demokrasi, feminizm, anarşizm gibi siyasal ideolojilere açılıyor. Ve nihayet sekizinci ve son güzergâhta Marksizmin kendi görüş açısıyla anlamlandırdığı genel kavramlara yer açılıyor: siyaset, felsefe, hukuk, gelenek, edebiyat gibi...

Sözlük’te editörlerin yanı sıra belirli alanlarda derinleşmiş, farklı ülkelerden onlarca yazarın emeği ve katkısı var. Sözlük, bu bakımdan Marksizmin ruhuna uygun olarak enternasyolanist ve kolektif bir çaba. Bu büyük ve kolektif çabada Marksizmin ruhuna titizlikle uyulmaya çalışılan bir başka şey de yazarların özgürlüğü. Editörler madde başları için iki temel izlek belirlemişler ve yazarlardan bu izlekleri takip etmelerini, yanı sıra da “yargıçlara özgü vicdanî kanılardan ya da militanlara kendine özgü hesaplaşma hazzı”ndan kaçınmalarını istemişler. Bunlar da kolektif bir çalışmanın bütünlüğü açısından gerekli ve zorunlu istemler. Editörlerin belirlediği iki izlekten biri “soyağacı”, öteki ise “sorunsal”. Soyağacı; her madde başının “geçmişini anlatması istenen bir kişi gibi” sorgulanması anlamına geliyor. Bunun için de, yazarlardan, kavramın hem geçmişini, hem şimdiki hâlini ve hem de gelecekte kazanabileceği biçimleri yakalamaya çalışan zanaatkârlaşmış birer arkeolog gibi davranmaları bekleniyor. Sorunsal; kavramların kendi geçmişlerini anlatmalarıyla yetinilemeyeceği gerçeğinin yarattığı bir izlek. Kavramların sıkı bir sorguya tabi tutulurken anlattıkları öz-hikâyelerinden başka farklı tanıklara, yorumculara, ilişkilere, bağlamlara ve mahallere de göz çevrilmesi gerekliliğine işaret ediyor. Yazarlar kendi çalışma biçimlerini, sergileme tarzlarını ve üsluplarını bu izleklere özgürce uyarlıyorlar. Bu durumda bazı madde başları arasında tekrarlar, belki bazı tutarsızlıklar olsa bile bunlar, sansür ceberrutluğu karşısına konulacak özgürlük kaygusunun bedeli olarak üstleniliyor.

Bu bahiste, Sözlük’ün Türkçe edisyonu hakkında da bazı bilgiler verelim. Kitabı Fransızcadan Türkçeye kazandıran kişi, Victor Hugo’nun Sefiller’i gibi bir edebiyat klasiğini ve yanı sıra Daniel Bensaïd’in Marx Kullanım Kılavuzu gibi bir Marksizm klasiğini Türkçeye çevirmiş olan Volkan Yalçıntoklu. 1086 sayfalık dev bir eserin yazılması kadar tercüme edilmesinin de dervişlere özgü bir sabrı ve kuyumculara özgü bir titizliği gerektirdiği açık. Bu bakımdan leziz ve temiz tercümede herhangi bir sorun ya da pürüz olmasın diye Cem Eroğul Hocamız da tercümeyi orijinal metinle baştan sona karşılaştırarak bu büyük işe omuz vermiş.

Sonra, çelişkiler ve güçlükler
Sözlük’ün çözmeyi büyük oranda başardığı bir çelişkisi ve büyük oranda alt ettiği bir sorunu var. O da sözlüklerin sabitleyici donukluğuyla Marksizmin akışkan canlılığı arasındaki çelişki. Zira sözlükler, ta Urra=Hubullu’dan1 beri tanımlama, belirli bir karşılığa oturtulma, yani sabitleme çabasından doğan eserler. Sözlük mantığıyla düşünmeye, sözlükte arar gibi aramaya, sözlükte yapıldığı gibi sıralamaya ve sözlükte yazıldığı gibi yazmaya alışkın ve yatkın olanlar, bu yatkınlıklarını Marx’ın eserlerine veyahut Marksist eserlere de tatbik etmeyi denediklerinde, ya tökezlerler, ya bir süre sonra cayarlar ya da eli kolu bağlanmış, suratsız bir Marksizm sözlüğü çıkarırlar ortaya. Oysa üzerinde konuştuğumuz Sözlük bunu aşmanın bir yolunu buluyor. Şimdi gelin bu yolu görmeye çalışalım.

Marksizm üzerine sohbetlerde, yazılarda ya da sunuşlarda zaman zaman işittiğimiz bir postüla vardır: Marx, sıklıkla kullandığı kavramları ne yazık ki tanımlamamıştır. Mesela, Marx’ın ‘açık ve belirgin’ bir ‘toplumsal sınıf’ ya da ‘devlet’ tanımı yoktur. Bu postülaya göre; böylesi bir tanımı onun yazdıklarına bakarak Marksistlerin yapması gerekir. Gelgelelim, Marksizm içi ihtilafların çoğu da Marx’ın kendisinin yapmayı ihmal ettiği tanımları tilmizlerinin yapmaya yeltenmesinden kaynaklanır. Buradan çıkacak temenni, kabaca şudur: Marx, keşke, kendi eserlerinin sonuna bir sözlükçe (glossary) koymayı da ihmal etmeseymiş. O zaman pek çok sorun hiç ortaya çıkmazmış!

Ah keşke, bu postülanın vaaz ettiği gibi olsaydı sorun. Ömrü boyunca hiç durmadan yazan Marx için de kolay bir iş olurdu ve okuyucuları ve takipçileri de rahata ererdi. Gelgelelim aklı fikri çağlar boyu örülmüş düşünce hapishanelerinden firar etmekte olan büyük bir devrimci düşünürden kavramlarını eserinin arkasındaki sözlükçeye üçer beşer satır halinde nakşetmesini beklemenin kendisinde yatıyor sorun. Şöyle söyleyelim; sorunun kendisi tam olarak bu.

Bu soruna biraz daha yakından bakalım. Aldığımız eğitimin bir gereği olarak, başka metinleri okurken kavramların ve terimlerin tam olarak neye tekabül ettiklerini yakalamaya çalışırız. Bir kez yakalayınca da bu terim ya da kavram karşımıza her çıktığında onu tanırız, “bunun tanımı şöyleydi” deriz. Bu da işimizi hayli kolaylaştırır. Bu standart işlemi, yani bir kavramı ilk gördüğümüzde onun tanımını edinerek ilerlemeyi ve ilerlerken yeniden karşılaştığımızda aynı anlamı bularak hiç yabancılık çekmeme işlemini, Marx’ın eserlerine de çoğu zaman otomatik bir biçimde uygularız. Lâkin bu standart işlem beklediğimiz sonucu vermeyince şaşıp kalırız. Bu şaşkınlığı derin bir biçimde yaşayan İtalyan sosyolog ve siyaset bilimci Vilfredo Pareto duygusunu veciz bir biçimde “Marx’ın sözcükleri yarasalar gibi. Bir bakıyorsun fareye bir bakıyorsun kuşa benziyor” diye ifade etmişti. Kendi açısından haklıydı. Pareto, Marx’ın metinlerini alışageldiği okumuş, Marx’ın kavramlarının tam olarak neye tekabül ettiğini bulmaya çalışmış, ama her denemesinde başarısız olmuş ve işte hayal kırıklığına uğrayarak bu sözleri sarf etmişti.

Acaba Marx’ta sabit anlamlar, tanımlar arayıp bulamayan, bulamayınca da şaşıp kalan sadece Pareto muydu? Sosyolog Georges Gurvitch, Marx’ın eserlerinde ideoloji kavramının izlerini sürerken, bu kavramın tam 13 farklı anlama gelecek şekilde kullanıldığını görmüş ve küçük dilini yutacak gibi olmuştu. Bertell Ollman da benzer bir deneyimi tatmış ve aslında bu şaşkınlığın verdiği merak ve arayışla ömrünü Marx’ın felsefesi ve yöntemi üzerine çalışmaya adamıştı.

Marx’ın kavramlarını farklı bağlamlarda farklı anlamlara gelebilecek şekilde kullanmasının nedenlerine ilişkin en yetkin çalışmalara imza atan Ollman’ın yaptığı çözümleme iki kaide üzerine yükselir.2 Birinci kaide, Marx’ın hünerle takip ettiği içsel ilişkiler felsefesidir. Bu felsefede gerçekliğin yapı taşları ‘şey’ler değil ‘ilişki’lerdir. Bir şeyin içine girdiği ilişkiler, onun ne olduğunun aslî parçaları olarak kavranır, ilişki halinde olan parçalardan her birindeki değişim o şeyin ve sistemin niteliksel değişimine yol açar. Unutmayalım ki, değişimin kendisi de hayatın değişmez gerçeğidir. Öyleyse, bir kavramın anlamı durmaksızın değişen içsel ilişkilerin ne kadarını aktarmak istediğimize bağlı olarak farklılaşır. Daha yalınca söyleyelim: Kavram sürekli değişen ilişkileri sabitleyerek aktaramaz, o yüzden de ilişkilerin hangi uğrakta ve ne düzeyde aktarıldığına bağlı olarak anlam değişimine uğrar. İkinci kaide ise Marx’ın incelikle kullandığı ve temelinde içsel ilişkiler felsefesi yatan diyalektik yöntemidir. Bu yöntem, değişim ve etkileşimi kavramak için onun içine sürekli bazı öğelerin dahil edilip bazılarının çıkarılmasına dayanır. Bu da ilişkilere sürekli olarak geçici sınırlar çekmeyi, bu sınırların kapsamını, düzeyini yeniden ve yeniden belirlemeyi, onlara değişik açılardan konumlanarak bakmayı gerektirir. Bu durumda kapsam, düzey ve konumlar değiştikçe de kavramların anlamlarında farklılıklar meydana gelir.

Marx’ın içsel ilişkiler felsefesini ve diyalektik yöntemini kavrayamayan şimdiye kadarki sözlük girişimleri ruhsuz, cansız, sevimsiz ve neşesiz olmuşlardı. Çünkü, en nihayetinde, kavramları esnek, kıvrak ve farklı anlamlara gelebilecek şekilde kullanarak kuramlar inşa eden baş döndürücü bir düşünürü tanımlar içine hapsetmeye girişmişlerdi. Oysa Marx bu hapishanelerden firar ederek yepyeni bir düşünce sistemi kurmuştu. Öyleyse, bunu anlamadan, kavramadan, gözetmeden sözlük dizmeye kalkışmak Marx’ın düşüncesine, Marksizme açıkça aykırıydı.

Yordam Kitap’ın cömert, titiz ve incelikli yayıncılığıyla Türkiyeli okuyucuyla buluşan Marksizm Sözlüğü, kendini önceleyen girişimlerin hepsinden Marx’ın felsefesine ve yöntemine aykırı bir işe girişmenin anlamsız ve beyhude olduğunun bilincine vardığı için ayrılıyor. “Tanımsal olmayan tanımlar” bütününe uluşma çözümüyle çelişkiyi ve sorunu çözme basiretini gösterdiği için de öne çıkıyor. O yüzden canlı, heyecanlı ve iştah kabartıcı. Tek zaafı, 35 yıl önce hazırlanmış olması ve aradan geçen yıllarda değişen ilişkileri yakalayacak biçimde yenilenmemesi. Fakat unutmayalım; Sözlük, bize sadece mahpustan firar etmenin kapısını aralıyor. Aralı kapıdan sızan ışık öyle davetkâr ki; hâkim dillerimizi bağlasa, karakoldan polis, jandarma gelse bizi firar fikrinden caydıramaz. Eyvah!3

Dipnot:
1 Urra=Hubullu, bilinen en eski sözlüktür (M. Ö. 2300). Sümerce Akadca karşılıklar kılavuzu niteliğindedir. Toplamda 24 tablete sığdırılmıştır. Günümüzde Louvre Müzesinde sergilenmektedir.
2 Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı: Marx’ın Yönteminde Adımlar (İstanbul: Yordam Kitap, 2011).
3 “Hâkim Bey” adlı şarkısıyla bu yazıya ilham veren Zülfü Livaneli’ye selam...