Max Weber bulgur sever mi?
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Geçen hafta, bulgur nedeniyle ülkemizde işçi sınıfının olmadığı “liberal gerçekliğine” değinip, Max Weber’de kalmıştık.
Geçen hafta, bulgur nedeniyle ülkemizde işçi sınıfının olmadığı “liberal gerçekliğine” değinip, Max Weber’de kalmıştık. İlk bakışta bulgur ile Max Weber biraz aralı mevzular gibi görülebilir.
               
Bulgur bereketlidir. Bulgurdan aş da çıkar, taş da! Biraz zorlarsak, ideolojinin de çıktığı olur. Geçen hafta değindiğimiz, bu ülke için dile getirilmiş olan “sınıfsız sömürüsüz kaynaşmış kitle” ne denli yanlışsa, bulgur ideolojisi ve bulgur ideologlarının kuramları da o denli yanlıştır.

“Praksis” dört aylık sosyal bilimler dergisi. 23. sayısı “Liberalizm: Tarihte, Kuramda,Türkiye’de”  temasını ele almış.
               
Dergide Erdem Sönmez’in makalesi “Klasik dönem Osmanlı Tarihi Çalışmalarında Max Weber etkisi.” Max Weber’in geleneksel otorite ve  patrimonyalizm kavramsallaştırması ışığında Osmanlı tarih yazımı irdeleniyor. Türkiye’de Max Weber’ e yönelinmesindeki dış dinamiğe dikkat çekiliyor:  “Türkiye’ de Weber’e yönelinmesi, Anglo- Amerikan akademyasının rengini veren kesimin Weber’e  yönelmesi dolayımıyladır.” Soğuk Savaş döneminde  Weber’in “çarpık ve bağlamından kopartılmış” bir okuması ile , “II. Dünya Savaşından  veya daha yerinde bir tabirle Soğuk Savaş sırasında, Anglo-Amerikan akademisinin Alman tarihsel gelişiminin ‘farklılığı’ vurgusu, faşizmin Almanya’da iktidar oluşunun vebalini burjuvazi den alınıp; Almanya’nın farklı bir yol izlemesine yüklenmesi çabasından kaynaklanmaktadır”
               
Görüldüğü gibi, Weber’in kuramı bağlamından kopartılınca, içine dişleri kıracak pilav taşları Anglo-Amerikan akademyası tarafından ekiliyor. Bu taşlarla, faşizm savunulan iktidar biçiminden ve mevcut ekonomik politik sistemden ayıklanmak isteniyor. Bilimsel tarafsızlık, nesnellik her zaman tarafsız ve nesnel olmuyor demek ki!

Erdem Sönmez’in,  makalesinin Osmanlı tarihçiliği ile ilgili içeriği ve saptamaları da önemli. Ancak, bulgur meselesinden uzaklaşmamak adına bu yönü meraklısı dergiden okuyabilir.
           
Anglo- Amerikan akademya  Max Weber’e yöneldi.; Türkiye’de bu yönelimi izledi. Onlar, bağlamından kopartılmış kavramlar ve okumalarla Soğuk Savaş’ la birlikte Mark’sın karşısına bir kendi bütünlüğüne sahip bir kişi çıkarma gereği duydular.
               
Akademya’nın Max Weber’e yaptığı ile, bizim bir yeni liberalin bulgur ideolojisinden yola çıkıp, işçi sınıfı olmadığı sonucuna varması aynı düşünsel akrabalığın ürünü.

Dünya egemen sistemi, kendi bünye hastalığı olan faşizmin dinamiklerini kendi dışında göstermek ve “totaliter” sosyalist sisteme vurmak için Max Weber’e, bulguru bizimkilerden çok önce yediriyor;  sevip sevmediğine  bakmadan.  Sistem “ ideoloji üretirken” hiç de masum değil. Ağızlarından bulgur söylemleri dökülse de, onlar aslında “ ötekinin” yiyeceği olarak gördükleri bulguru da çaktırmadan aşağılıyorlar.
               
Sistem, bilim “üretirken” i üretilen bilgi ve bilimle, üretilen meta çok farklı bağlamlarda değil. Bazen bulgur denli yalınkat görünüşlü, bazen Max Weber kuramının amaca uygun bilimsellik yorumu gibi karmaşık olarak karşımıza çıkıyor. Bu meselesinin hem yerel,  hem evrensel bir karşılığı var; “münferit” bir hadise değil vesselam. Kapitalizmden faşizm günahı temizlemek için Weber’i “kullananlar” ile, sınıf gerçekliğini bulgurla örtmeye çalışanlar aynı kuyudan su içerler, aynı kuyuya su taşırlar.

Haftanın dizesi; “öğreneceğim ilk sözcükle seveceğim sizi” (Celal Soycan, Cemresiz Günlerde, Şiirden)