Maymunlar ve protozoonlar
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Elimizi kaptırdık bir kere, maymun tuzaklarına. “Animals Are Beautiful People” filminde, yerlilerin maymun yakalamak için kurdukları tuzağa düşen yine biz olduk

Ne tür bir tertibin içine düşürüldük? Nasıl düştük biz bu tuzağa? Özneleşmek, kendimizi kimlikli bir varlık olarak kurmak için yaptığımız her eylem, satın aldığımız her şey, izlediklerimiz, yediklerimiz bizi ele veriyor ve bir denetim mekanizmasının içine kapatılıyoruz. Özneleşmek için çırpındıkça daha fazla batağa batıyoruz. Ve her kurtulması çabası bizi daha derine çekiyor. Son model telefonlarımızla tam fark yarattık derken yakayı kaptırıyoruz. Agamben’in dediği gibi, “ yakayı cep telefonuna kaptıran kişi.. yeni bir öznellik değil, olsa olsa denetlenebileceği yeni numara edinmiş oluyor.”

Elimizi kaptırdık bir kere, maymun tuzaklarına. “Animals Are Beautiful People” filminde, yerlilerin maymun yakalamak için kurdukları tuzağa düşen yine biz olduk. Homo sapiens olarak kendimize tuzak kurmuşuz meğer. Bir zamanlar doğada dolaysız ilişkiler yaşarken, şimdi ellerimiz iktidarın deliğinde, çıkaramıyoruz. Avumuzdakileri bırakamıyoruz çünkü, sahip olduklarımız. Sahip oldukça özgürleşeceğimizi sanıyoruz ama aksine avucumuzdakilerin miktarı artıkça yumruğumuz da büyüyor. Teknolojik gelişmelerden medet umuyoruz; teknolojinin bizi kurtaracağını düşünüyoruz ama olmuyor. Günümüzde güvencesiz ve örgütsüz çalışanları tanımlayan “Prekarya”nın ortaya çıkışını özgürleşme olarak alkışlamıştık. Fabrikanın mekân ve zamanına kapatılmış bedenler artık istedikleri mekân ve zamanda çalışabileceklerdi. Önümüzde laptop’lar, hizmet sektörünün bir parçası olduk. Uluslararası kahve zincirlerinin yer ve zamandan kopuk dekorları arasında özgürleşme yanılsaması yaşarken, dayanışma ve örgütlenmeden yoksun kaldık; yapayalnız yakaladılar bizi.

Ne yaparsak yapalım, maymun tuzaklarından, “dispozitifler”den kaçamıyoruz; yakalama, yönlendirme, belirleme, önleme, modelleme, denetleme aygıtlarından. Foucault’nun “dispozitif” kavramının soyağacını çıkaran Agamben dispozitifleri sıralıyor: “Varlıkların vücut diline, davranışlarına, fikir ve söylemlerine dayanak teşkil etme yetisi olan her şey… Sadece hapishaneler, akıl hastaneleri, panoptikon, okullar, dinler, fabrikalar, disiplinler, yasal önlemler değil.” Dahası var: “gazetecilik, yazarlık, edebiyat, felsefe, ziraat, sigara, internette gezinme, bilgisayarlar, cep telefonları ve belki dil bile var” (Dispozitif Nedir? / Dost, Monokl).

Ama sürekli kılık değiştirerek yakalanmamayı becerenler de var. İktidarın yakalama aygıtından kaçabilmenin yöntemi. Gençliğimizde okuduğumuz çizgi roman kahramanı Tommiks’teki Binbir Surat mesela, sürekli yüz değiştirme yeteneğine sahip bir anti-kahramandı. Bir de yüzünü silerek yakalama aygıtlarından kaçanlar, kimliksizleşenler var. Subcomandante Marcos, yüzünü saklayarak ikon üreten sistemin yakalama aygıtından kaçmayı becermişti. Ve yüzündeki kar maskesinin siyahı, tıpkı Maleviç’in “Siyah Kare”si gibi çokluğu barındırıyor. Marcos’a sorsanız “sen kimsin?” diye, hem o hem bu olduğunu, maskesinin siyahında bir çokluk barındırdığını söyleyecektir size: “San Fransisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir zenci, San Ysidro’da bir Chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir Maya yerlisi…, Almanya’da bir yahudi, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi, ne müşterisi olan bir sanatçı, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı, ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii Güneydoğu Meksika Dağlarında bir Zapatacı.”

Yeryüzünün de tek bir yüzü yoktur, yüzünde çokluk saklar. Doğa, tel örgülerin içine, saksılara, çerçevelere kapattığımız temsiller değil, çokluğun kudretidir. Doğayı yakaladığınızı sanırsınız, ama o renk ve biçim değiştirme yeteneği sayesinde başka bir yere kaçmıştır. İnsanların kanında yaşayan asalak bir organizma olan Tripanozom vücudun savunma sistemini atlamayı başaranlardan. Vücut, içine giren yabancıyı kılığından, antijenlerinden tanıyor ve bu antijenlere özgü antikorlar üreterek yabancıyı bertaraf etmeye çalışıyor. Peki bir organizma sürekli kılık, yani antijen değiştiriyor ve yakalama aygıtından kaçıyorsa? Tripanozomun yaptığı tam da bu. Sürekli kılık, kılıf değiştirmek. Bir protozoon, tek hücreli bir canlı, yakalama aygıtlarına yakalanmadan hayatta kalabildiğine göre biz akıllılar nasıl yakalanmayı becerebiliyor acaba? Yoksa çok akıllı olduğumuz için mi?