Meclis bahçesinde pamuk hasadı
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Sonra Harriet Tubman Lincoln’e dedi ki, “Şimdi ikimiz de kara deriliyiz Sayın Başkan.”

Amerikan İç Savaşı sırasında Maryland bölgesindeki birçok kölenin kaçmasına yardım etmiş Harriet Tubman, Lincoln’ün yüzünü siyaha boyadı. Konfederasyon askerleri tarafından fellik fellik aranan Lincoln böylece Kanada’ya kaçıp kurtulacaktı. Bundan sonra olanları, yani Abraham Lincoln’ün yüzünü siyaha boyayıp kaçmaya çalışmasını, Güneyli askerler tarafından yakalandığında “Yok beyim, ben sipsiyah adamım!” diye ağlayışını vs. Griffith’in The Hunt for Dishonour Abe (Şerefsiz Abraham’ın Peşinde) adlı sessiz dönem klasiğinde izliyoruz. Sonrası malum: Tubman idam edilirken Lincoln son anda affedildi, iki yıl hapis cezasından sonra AKD’ye (Amerika Konfedere Devletleri) bir daha dönmemek üzere Kanada’ya sürgüne gitti, 1905’te öldü.

Buna ‘alternatif tarih’ deniyor; edebiyatta en güzel örneklerini Harry Turtledove’un verdiği, sinemada nadiren gördüğümüz bir anlatı türü: Tarihte yaşanan şu olay böyle değil de şöyle olsaydı dünya bugün nasıl bir yer olurdu?

Harriet Tubman gerçek bir karakter; pamuk tarlalarından kurtardığı köleler Musa’nın Yahudileri Mısır’dan çıkarıp firavunun zulmünden kurtarmasına atfen bu muhteşem kadına Moses (Musa) diyordu. Mücadelesini sürdürerek 1913’e kadar verimli bir ömür yaşadı. Abraham Lincoln gerçek bir karakter; İç Savaşı kazanarak köleliği sona erdirecek adımların atılmasını sağladı. 1865’te bir suikast sonucu öldü. David W. Griffith de gerçek bir karakter; ırkçı bir beyazdı, köleliğin kaldırılmasını bir türlü sindiremedi, bunu filmlerinde gösterdi ama hiçbir zaman ‘Şerefsiz Abraham’ın Peşinde’ gibi bir film yapmadı, neyse ki!

Bu karakterlerin alternatif tarihini CSA-The Confederate States of America/Amerika Konfedere Devletleri (2004) adlı sahte belgeselde izliyoruz. Yapımını siyah sinemanın öncü yönetmeni Spike Lee’nin üstlendiği film ‘Eğer savaşı Güneyli köle sahipleri kazansaydı ne olurdu?’ sorusuna cevap ararken bir yandan da 2000'lerin ABD’sini sorguluyor.

Alternatif tarih kesinlikle bir ‘tarihi çarpıtma’ çalışması değil, daha çok yaşadığımız zamanlar üzerine bir diyalektik düşünme oyunu olduğu söylenebilir. Düşünün mesela, 1918-1923 arası Anadolu’da bildiğimiz tarih yaşanmasa ülke tarihi nasıl şekillenirdi? Cumhuriyet yine kurulur muydu yoksa yumuşatılmış bir Osmanlı tahtıyla monarşinin sürdüğü bir ülkede, bugünkünden çok farklı ekonomik-kültürel-politik koşullarda mı yaşardık?

Türkiye’de cumhuriyetin kuruluş aşaması ve kurucu kadrosuna yönelik en sağlam eleştirileri sosyalistler –dünyanın verili koşullarını da göz önünde bulundurarak- getirmiştir. Ama Türkiye tarihini kurarken, onu yeniden düşünürken eşitlik ve evrensel insan hakları gibi temel değerler üzerinde yükselen bu söylemdense ‘hilafet’ üzerinden yürüyen, insana değil ‘sünni Müslüman Türk’e vurgu yapan, cumhuriyeti varoluşsal düzeyde düşman olarak algılayan söylem hep daha güçlü oldu. Böyle bir düşmanlığın yeşermesine imkan sağlayansa, laikleşme yerine devlet kontrolünde kurumsal bir din yaratma çabasıyla, paradoksal biçimde cumhuriyetin ta kendisiydi. Bu sayede 2015 yılında bir AKP il başkanı RTE’ye atfen “Halife geliyor” diyebiliyor.

Alternatif tarih anlatıları –ama Osmanlı Cumhuriyeti gibi ‘geyik’ler değil- tam da böyle zamanlarda gerekiyor -Lee’nin CSA’yı oğul Bush yönetiminin en feci döneminde yapması boşuna değil; belki böylece geçmişi daha iyi anlayamasak bile yaşadığımız günü daha iyi değerlendirebilir, geleceği daha doğru tahmin edebiliriz. Çünkü şimdi hepimiz kara deriliyiz sayın yurttaş...