Medyanın turnusol kâğıdı: Nuray Mert
Ayşenur Arslan Ayşenur Arslan

Uzun ve “kişisel” bir yazı olacak. Zira, konu hem medyayı, hem bilim ve siyaset yapma anlayışını kapsıyor... Hem de bu alanlarda “suyun başını tutanlara” uzanıyor... Öte yandan, Nuray Mert, Ahmet Hakan, Akif Beki gibi isimlerle, mesleki serüvenimin tam ortasından geçiyor!

•••

Anlatmaya, 2012 yılından bir anıyla başlayayım.

Malum, Ergenekon’du, Balyoz’du derken Türkiye’nin en sıcak yıllarından biriydi. Ben de, güncel ve siyasal bir gündemin ekrana taşındığı Medya Mahallesi programıyla, o harareti ensemde hissediyorum. Hemen her gün bir uyarı / talimat alıyordum: Şuna değinme.. Bunu konuk etme.. Aman falan konuya hiç girme..

Aslında her bir uyarı, bugün RTE’den bakanlarına, Aydın Doğan’dan gazetecilerine herkesin kabul ettiği, onayladığı başlıklar ve isimlerdi. Gülen Cemaati’nin kumpasıyla başlatılan operasyonlar gibi.. Hanefi Avcı ve şu ünlü “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabı veya Uludere Katliamı gibi...

Evet, gerçeği bugün herkes şu ya da bu tarafından gördü. Ama 2012 yılında o gerçek yasak ve tehlikeliydi. Bu da, benim hedef tahtası haline gelmem demekti.

Bir gün, o sıralarda CNN Türk Genel Müdürü olan Barış Tünay, yine bir “talimat” verdi. Konuyu değil ama itiraz ettiğimi hatırlıyorum. “Yukarının emri” dedi.

“Yukarısı kim?” diye sordum.

Anlamayışıma (!) şaşırmış bir şekilde “Tabii ki Aydın Bey” dedi.

“Kusura bakma” diye karşı çıktım, “Aydın Bey bana talimat veremez. Ben gazeteciyim. Doğru / gerçek bildiğimi anlatırım. Ve o gerçeği kendi dünya görüşümle yorumlarım. Patronun bana ‘şunu yap bunu yapma’ deme hakkı yok. Benim üstümde tek bir hakkı var. Benimle çalışmama hakkı...”

Aynı şeyi, Aydın Doğan “benimle çalışmama hakkını” kullandığı zaman O’na da söyledim.

Ahmet Hakan’ın “yorumu”!
O konuşmaya döneceğim ama şimdi devam edelim..

CNN Türk’ten kovulduktan sonra Ahmet Hakan köşesinde şöyle yazdı:

“Ben Ayşenur’un tek başına, tek taraflı yayın yapmasına karşıydım. (...) Bu nedenle Ayşenur’un yanına Akif Beki’nin eklenmesini doğru buldum. Aslında Akif’in eklenmesiyle iyi bir sonuç da çıkmıştı ortaya. Ayşenur bir şey diyor, Akif başka bir şey diyordu. Muvazaasız, yapaylıktan uzak, dişe diş bir tartışma izliyorduk. İzleyici ilgisi de yüksekti. Fakat olmadı, olamadı.”
Peki Ahmet Hakan’a göre neden olmamış, olamamıştı dersiniz?

Meğer şundanmış:
“Ayşenur ile Akif, ekranda ‘bir arada barış içinde var olma’ pratiğini uzun süre götüremedi. Akif, Ayşenur’un Cumhuriyet gazetesine verdiği röportaja içerledi; Ayşenur Akif’in gönlünü alamadı. İki ismin aynı ekrana çıkması imkânsızlaştı ve program bitti. Yazık oldu, yazık ettiler.”

•••

Evet, Akif Cumhuriyet’teki röportaja içerlemişti. Nesine mi?

“Programa tek başına başlamışken, sonra neden iki kişilik formata döndünüz?” sorusuna verdiğim yanıta!
Çünkü, “benim tercihim değildi” demiştim. Programa devam etmek istiyorsam, yanıma birinin getirilmesinin şart olduğunu söylediklerini anlatmıştım.

Akif Beki buna içerlemiş. Yalan mıydı? Hayır! Eksik miydi? Hayır!

Ama komik adam.. Sanki öyle değilmiş gibi, “vay efendim, beni zorla onun yanına tepeden inme mi gönderdiler” diyormuş. Bir kırılmış bir kırılmış, Nuh diyor peygamber demiyormuş. Ben de, Ahmet Hakan’ın yazdığı üzere “gönlünü alamamışım”.. Vah vah, program da bitmiş.

Aydın Doğan’a sorsaydı!

Oysa, Ahmet Hakan -hadi bana sormadı- yanından ayrılmadığı Aydın Doğan’a sorsa doğrusunu öğrenirdi.

Çünkü programın neden bittiğini, veda konuşmamızda, Aydın Doğan’a ben de sordum. Hatta, Dört Bir Taraf programını örnek vererek “Onlarınki oluyor da neden Medya Mahallesi olamadı” demiştim de şu yanıtı almıştım:

“İyi de kızım, onlar çata çat kavga ediyor. Nagehan Enver’in, Enver Nagehan’ın hakkından geliyor. Ama Akif Beki senin yanında zayıf kaldı, seninle baş edemedi…”

Ya Ahmetçim! O program Akif Beki “başarısız olduğu için” bitti. AKP’nin ve o sıradaki rol arkadaşları Gülenciler’in beklentilerini yerine getiremediği için bitti.

Sizin cephede, biliyorum, algılama süresi bir hayli uzundur. Ergenekon / Balyoz vs konularında benim / bizlerin gördüklerini sizler yıllar yıllar sonra gördünüz. RTE’nin gerçek ajandasını yıllar yıllar sonra keşfettiniz. Akif Beki’nin de aslında iktidar kapısını açacak kilit olmadığını, programları gibi yazılarının da “alıcı” bulmadığını yıllar yıllar sonra anladınız!
Ve sonunda Saray’ı rahatsız edecek iki kelam etti diye yolu gösterdiniz.

•••

Doğrusu, Akif’in gönderilişi hakkında hiçbir şey söylememeni anlayabiliyorum. Ne diyebilirsin ki!
Nuray Mert’in Cumhuriyet’ten gönderilişi hakkında yazılanlara gösterdiğin hassasiyeti de anlayabiliyorum. Ne de olsa çok yakın arkadaşın.

Ama, benim, “başıma komiser olarak gönderilen” Akif Beki’nin gönlünü almam gerektiğini nasıl düşündün... Hiç anlayamadım.
Nuray Mert hakkındaki köşe yazıları için söylediklerini de aynı ölçüde tuhaf ve yakışıksız buldum. Diyorsun ki; “Köşe yazısı yazdıkları gazeteden bir köşe yazarını kovdurttukları için... Öyle mutlular ki... Vakar içinde iki dakika sessiz kalmayı beceremiyorlar. Etekleri zil çalarak kutlamalara doyamıyorlar... Midem bulandı...”

Sizin de “ilkeleriniz” yok muydu!

Ben Cumhuriyet’te senin bu tanımlamana uyan hiçbir ifade görmedim.

Cumhuriyet’te, BirGün’de, Sözcü’de bu konuda yazan hemen her köşe yazarı meseleye “ideolojik / bilimsel” bir yaklaşım gösterdi. Nuray Mert’in yazılarının, Cumhuriyet’in (hani sizin Doğan Yayın Grubu’nda olduğunu iddia etiğiniz gibi) YAYIN İLKELERİNE UYMADIĞINI vurguladı.

Evet, Nuray Mert inandığı / düşündüğü gibi yazmakta özgürdür.

Keza, şu ya da bu televizyona çıkıp çıkmamakta da özgürdür.

Nitekim, Halk TV’de program yaptığım sırada, bir gün kendisini Medya Mahallesi’ne davet ettim. “Ben o televizyona katiyen çıkmam” yanıtını aldım. Zira, CHP’ye karşıydı. Halk TV’ye ise karşı olmaktan öte, belli ki sinir oluyordu.

Uzatmadım, peki dedim.

Öyle ya, insan falan televizyona çıkıp çıkmamakta da bir konuyu şöyle ya da böyle yazmakta da özgürdür. Ama aynı şekilde, yazdığı gazete de o yazıyı “ilkelerine uymuyorsa yayınlamamakta” özgürdür.

Buraya kadarında anlaştığımızı umut ediyorum.

Ancak...

Benim açımdan, daha sorunlu bir durum var. Mesele sadece bir yazarın düşündüğü gibi yazmasından ibaret değil.

Evrim teorisi “bilim” değilmiş!
Nuray Mert, bir akademisyen, bir bilim insanı.

Oysa, benzetmeyi O da herkes de mazur görsün ama aklıma başka bir örnek gelmiyor, cerrah diye göreve aldığınız kişinin kasap çıkması gibi… Bilimden şöyle söz edebiliyor:

“İslama uygun veya değil, ben de evrim teorisinin bilim yerine konmasına karşıyım. Adı üzerinde evrim teorisi, ne kadar bilimsel kesinlik kazandırılmaya çalışılırsa çalışılsın veya ne kadar bilimsel olarak çürütülmeye çalışılırsa çalışılsın, nihayetinde insanın oluşumuna ilişkin bir akıl yürütme biçimi.”

Kimi yazarlar vurguladı. Söz konusu olan EVRİM KURAMI’dır. Teorinin gündelik dildeki kullanımıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu yüzden kimse, hele bilim insanı olduğu iddiasındaki bir kimse çıkıp da “canım adı üstünde teori, kanıtlanmış bir şey değil ki” diyemez.

Daha doğrusu, elbette der de, deyince ciddiye alınmaz. Diplomasından falan şüphe edilir.

Nuray Mert adına üzgünüm ama, mevcut Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz bile -muhtemelen gelen tepkiler üzerine- ne dedi, biliyor musunuz:

“Biz evrime karşı değiliz. Bilim bir şey diyorsa buna karşı olabilmek mümkün değil. Biz sadece ‘Öğretilecek o kadar konu var ki, bu konu bu eğitim seviyesinde verilmesin, ortaöğretimin üstünde verilmesi uygundur’ diyoruz.”

•••
Din / inanç sistemi doğruluğu deneyden geçirilmeden, sınanmadan kabul edilen bir “öğreti”, yani DOGMA’dır.

Bilimse, tam tersine yanlışa / tartışmaya / deneylere / sınanmaya yenilenmeye / eksikleri gidererek ilerlemeye açıktır.

Ancak, bu asla bilimin SAKAT olduğu anlamına gelmez. Bilimsel temel asla gözardı edilemez. Örneğin, evrim bilimsel bir gerçekliktir. Bu anlamda tartışılmaz. Ancak evrimin işleyişi tartışmaya / deneme ve sınamaya açıktır.

Artık ayrılmalı / ayrışmalıyız
Nuray Mert, konuyu DİNİ DOGMA DAYATMASI ile POZİTİVİST DAYATMA diye karşı karşıya getirerek, sadece Cumhuriyet’te değil.. Bana sorarsanız herhangi bir gazetede köşe yazarı olma, siyaset yazma özelliğini yitirmiş demektir.

Belki böyle dertlerin hiç söz konusu olmadığı magazin alanında yazabilir... Ya da, “evrim kuramının en büyük düşmanı” Yiğit Bulut’un yanında Saray’a danışmanlık için aday olabilir... Ancak, hem O’nun yazıları hem de savunucularının iddiaları göstermiştir ki, artık orta sahada top çevirmenin zamanı geçmiştir.

Yani, “hem evrime kuramına karşı çıkayım, hem müftü nikâhını savunayım hem de Cumhuriyet’te yazayım” demek oksimorondan öteye gitmez.

Onlar / Nuraylar Ahmetler / bilimle dinsel dogmayı karşı kefelere koymaya kalkanlar ile...

Bizler / dinsel dogmaya karşı bilimi ve bilimsel aklı savunanlar..

Artık tümüyle ve net biçimde ayrışmalıyız. Ayrılmalıyız.

Ahmet Hakan, Akif Beki ile “barış içinde bir arada yaşamayı başaramadığımızı” söylüyor ya...

Meslektaşlarımızı “tutsak” alan, gencecik hayatları söndüren, Nuriye ve Semih’i daha yargılanmadan suçlu / terörist ilan eden, ülkeyi kaosa teslim eden bir anlayışla... Ve o anlayışa şu ya da bu gerekçeyle prim vermeye devam edenlerle...

Barış içinde bir arada yaşayamayız.

Onlar barışa inanmıyorlar. Bizleri düşman olarak görüyorlar. Laikliği sona erdirip Cumhuriyet’i tasfiye ederek hayallerindeki YENİ TÜRKİYE’yi adım adım inşa ediyorlar.

Evet, onlarla artık tümüyle ve net biçimde ayrışmalıyız.

Dogmaya teslim olmayı reddetmeliyiz.

Nuray Mert, bu açıdan bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür. İyi de olmuştur!