Mehmet Kemal Ağar ifadelerinin düşündürdükleri
23.10.2016 09:55 BİRGÜN PAZAR
Sorunun siyasi olduğu ortaya konulduktan sonra çözümün de siyasi olması gerekliliği ortadadır. Sayısı on binleri aşmış siyasal cinayetler toplumun ciddi kesimini, sessiz kalsa da, devlete ve onun organlarına yabancılaştırmaktadır

SERTAÇ KAMİL EKİNCİ
Avukat

İçişleri eski bakanı Mehmet Kemal Ağar’ın Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu’na Perşembe günü verdiği ifade, özellikle ‘temiz siyaset’ yapan solculara ilişkin kısmı, sosyal medyada ve sol çevrelerde ziyadesi ile yankı uyandırdı. Tepkiler genel olarak Mehmet Ağar’ın şahsına yönelmekle ve geçmiş günahlarını tekrar gündeme getirmekle sınırlı kaldı. Oysa ciddi bir devlet geleneğinden gelmiş olan bu şahsın söyledikleri yalnızca muhalifler nezdinde kötülüğe bulanmış bir figürün tekrar üretilmesinden öteye geçmelidir. Ağlak yorumlardan ve ‘bakın yine haklı çıktık’ minvali yaklaşımı bir kenara bırakarak Mehmet Ağar’ın neyi temsil ettiğinin saptanması ve bu temsil ettiği şeyin aklı selim bir muhasebesini yapmak gerekmektedir.

Öyle ise meselenin aktörleri ve kötülüklerinden ziyade ülkemizin geleceğine ilişkin doğru siyasete odaklanmalıyız. Bu çerçevede Mehmet Ağar’ın söyledikleri hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Ağar, 90’lı yıllarda kullanılmaya başlanan ve hala gündemde olan derin devlet kavramının en yetkin temsilcisi olarak görülür. Özellikle Susurluk ve takip eden dönemdeki yargılamalar, itiraflar bir derin devlet mevhumu yaratılması sürecinde etkili oldu ve bu kavram siyasal hayatımıza çakıldı kaldı. Derin devlet kavramı öyle bir noktaya geldi ki tasfiyesi Türkiye’de meydana gelmiş, gelecek olan tüm olumsuzlukların ortadan kaldırılmasını sağlayacaktı. Son dönemde ise bu kavramın özellikle sol liberal çevrelerde kullanımı AKP iktidarının derin devlet ile ‘tekrar’ anlaştığı şeklindedir. (12 Eylül öncesi, 90’lı yıllarla eşit ölçüde yüksek olan devlet şiddetinin mevcut olduğu dönemlerde muhalif odakların bir derin devlet ayrımına gitmemiş olması değerlendirmeye layık bir konudur.)

Oysa derin devlet bizzat Mehmet Ağar tarafından TBMM Darbeleri İnceleme Komisyonu’na (bu defa 28 Şubat ile ilgili olan) 2012 yılında verdiği ifadede tanımlanmıştı: ‘’Derin devlet, Musul ve Kerkük’den başka toprak kaybetmemektir.”. Bu tanımdan esasında Derin devlet denilen fenomenin bizzat bir devlet politikasını oluşturduğunu, devlet ile derin devlet ayrımının Mehmet Ağar nezdinde bir anlam ifade etmediğini söylemeye gerek var mı? Devletin ali menfaatleri (en rafine şeklinde ‘toprak kaybetmeme’) uğruna hukuk dışına çıkılabileceğinin zımni bir ikrarıdır bu tanım. Aynı zamanda derin devleti, devlet teşkilatının içine girmiş birkaç çürük elmadan ya da bir kliğin yarattığı marjinal bir siyaset anlayışından ibaret gören mantığın da dibine konmuş bir dinamittir.

Mehmet Ağar’ın bu tanımı babam Av. Yusuf Ekinci’nin de aralarında bulunduğu Kürt aydın ve iş adamlarının cinayetlerine ilişkin ve Mehmet Ağar’ın da yargılandığı davada tanık olarak dinlenen Kutlu Savaş tarafından da teyit edilmektedir.

Hala devam eden ve Mehmet Ağar ile birlikte Korkut Eken ve özel harekat polislerinin yargılandığı davada tanık olarak dinlenilen Kutlu Savaş, Susurluk Raporu’nun hazırlanması aşamasında elde ettiği bilgilere dayanarak 90’lı yıllarda hukuk dışılığın kaide halini aldığını, o kadar ki bu çerçevede Mehmet Ağar’ın yaşanan hukuk dışılıklar değerlendirildiğinde neredeyse masum kalacağını ifade etmişti. Gerçekten de hukuk dışılığın kaide olduğu yerde, noktada normlar ortadan kalkar ve hukukun dışına çıkmak mümkün olmaz. Nitekim Mehmet Ağar da son derece profesyonel ve doğal bir şekilde yapılan tüm operasyonların hukuka uygun olduğunu gönül rahatlığı ile ifade edebilmektedir.

Hukuk dışılığın kaide haline geldiği yerde Kutlu Savaş’ın ifadesi ile artık ayan beyan olmuş, istenirse açıklanacak tüm suçların aydınlatılması devlet sırrı duvarına çakılır kalır. Nitekim Musa Anter cinayetine ilişkin davada Mahkeme’nin talep yazısına ilişkin MİT’in cevabı bu çerçevededir. MİT’in mahkemeler tarafından istenecek bilgilere ilişkin cevap vermeme hakkını veren kanuni düzenlemenin de geçen sene itibari ile iktidar partisinin oyları ile yürürlüğe girdiğini de belirtelim.

mehmet-kemal-agar-ifadelerinin-dusundurdukleri-199782-1.

Av. Yusuf Ekinci ve diğer faili meçhul cinayetlere ilişkin yapılan yargılamada Ayhan Çarkın, Mehmet Eymür, Nuran Yorulmaz, Kutlu Savaş ve bir çok tanık tarafından cinayetlerin Mehmet Ağar’ın da içinde bulunduğu güçlerce işlendiği ifade edilmesi, Türkiye’ye İsrail’in hibe ettiği ancak Hospro şirketinden satın alınmış gibi gösterilerek devletin parasının iç edildiği uzilerle cinayetlerin işlenmesi, yargılanan şahıslar hakkında daha önce yasa dışı teşekkül kurdukları konusunda kesinleşmiş mahkeme kararı olması…. Normal şartlar dahilinde sadece bu saydıklarımız dahi 16 kişinin cinayeti ile ilgili yargılamada sanıkların tutuklanması için yeterli makul şüpheyi doğrular nitelikte iken sanıkların tamamı duruşmalardan vareste tutulmakta ve yargılama boş duruşma salonlarında devam etmektedir. Yukarıda anmış olduğumuz hukuka uygunluk (gerçekte hukuk dışılık) süreci yargılama sürecini de kapsamakta ve sanıklar üzerindeki siyasi koruma devam etmektedir.

Öyle ise yaşanan ve halen yaşanmakta olan olayları yalnızca kriminal vakalar olarak algılayan, ‘kötü niyetli’ kimi şahısların elinden çıkan ağlak anlayıştan vazgeçmeli ve meselenin tamami ile siyasi niteliği ile yüz yüze gelmeliyiz. Bu yapıldığında Mehmet Ağar’ın açıklamalarının devletin siyasi politikaları ile birebir örtüştüğünü ve konuşanın derin devletten ziyade siyasal iktidarın bizzatihi kendisi olduğu görülecektir. Bu yapılmadığında söz konusu suçlar Ergenekon sürecinde olduğu gibi ancak iktidarın siyasetine alet edildiğinde ‘geçmişte yaşanan acılar’ minvali gündeme gelir ve anlam(sızlık) ifade eder. Bunun çok dramatik bir örneğini hali hazırda Hrant Dink davasında yaşamaktayız. Yaşanan darbe girişimi ertesinde ülkedeki tüm olumsuzluklar da dahil olmak üzere Hrant Dink cinayetinin de yalnızca bir ‘kötülük’ odağının ürünü olduğu ifade edilmekte ve cinayetin siyasal çehresi gündem dışı bırakılmaya çalışılmaktadır.

Oysa mesele güncel ve siyasidir. Babam Av. Yusuf Ekinci ve 90’lı yılların nice faili meçhul cinayet kurbanı, Şırnak’ta Hacı Birlik’in cesedi bir aracın arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklendiğinde ya da Dilek Doğan bir polis aramasında kameraların önünde öldürüldüğünde bir kez daha öldürülmektedir. Hala devam eden şiddet ve hukuksuzluk dalgası aynı siyasi yanlışlarda ısrarın göstergesidir.

Sorunun siyasi olduğu ortaya konulduktan sonra çözümün de siyasi olması gerekliliği ortadadır. Sayısı on binleri aşmış siyasal cinayetler toplumun ciddi kesimini, sessiz kalsa da, devlete ve onun organlarına yabancılaştırmaktadır. Böyle bir ortamda aynı yanışların tekrar edilmesindeki ısrar toplumsal mutabakat ve barışa hiçbir şekilde hizmet etmeyeceği gibi ayrışmayı da hızlandıracak niteliktedir. Yapılan yanlışlarda ısrar siyasal aktörler değişse de (tıpkı Tansu Çiller’in adını artık kimsenin anmadığı gibi) sorunu kalıcı hale getirmektedir.

Öyle ise meselenin aktörleri ve kötülüklerinden ziyade ülkemizin geleceğine ilişkin doğru siyasete odaklanmalıyız. Bu çerçevede Mehmet Ağar’ın söyledikleri hiçbir anlam ifade etmemektedir. Tıpkı içinde bulunduğu iktidar siyaseti olmadan kendisinin de hiçbir şey ifade edemeyeceği gibi...