Mercek parlatıcılar
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Dünya küçücük bir yerdi. Van şehri, İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in ve dünyadaki bütün şehirlerin yanı başında bir yerdeydi...
Dünya küçücük bir yerdi. Van şehri, İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in ve dünyadaki bütün şehirlerin yanı başında bir yerdeydi. Tarihi bir kalesi, devasa bir gölü ve dağları vardı. Başka şehirlerde olduğu gibi orada da yaşayan insanlar vardı. Orada da çocuklar sokaklarda oynar, orada da uykularında insanlar rüyalar görür ve orada da âşık olunur ve orada da ölünürdü, başka şehirlerde olduğu gibi…

Dünya küçücük bir yerdi ve Müge Anlı isminde bir televizyoncu, bu küçücük dünyayı çepeçevre saran küçücük televizyon ekranları aracılığıyla kin ve düşmanlığı yaymak amacına hizmet edecek öyle laflar etti ki, onun için Van şehri çok ama çok uzaklarda, içinde çocukların, kadınların, ihtiyarların değil, vatan düşmanı teröristlerin yaşadığı bir şehire dönüştü bir anda. Deprem mi olmuş, binalar mı yıkılmış, enkaz altında can pazarlığı mı yapılıyormuş, çoluk çocuk binlerce insan bu soğukta çadırsız, ilaçsız, aç, dışarıda mı kalmış, umurunda değildi sanki. Polise, askere taş atıp sonra da onlardan yardım istenmesini eleştiriyor, “herkes haddini bilecek” diyerek, kendisi gibi nefret söylemine kapılmış bir kesimin duygularına tercüman oluyordu.

Deleuze, bugünlerde Norgunk Yayıncılık’tan gözden geçirilmiş 2. baskısı yayımlanan “Spinoza, Pratik Felsefe” kitabında, “hayata karşı kin tutan ve hayattan utanç duyan insan, ölüm tapınışlarını çoğaltan, despot ile kölenin, rahip, yargıç ve askerin kutsal birliğini oluşturan, daima hayatın ensesinde, onu sakatlayan, onu bir hamlede ya da yavaş yavaş öldüren, yasalarla, mallarla, ödevlerle, imparatorluklarla onun üstüne çullanan ya da onu boğan bir özyıkım insanından” bahsederken, nedense gözümün önünden Van’daki deprem için “oh olsun” diyenler geçti birer birer. Deleuze, Spinoza’nın evrene ve insanlığa karşı bu ihaneti dünyada nasıl teşhis ettiğini anlatırken, iki de bir hayata inanmamız gerektiğinin altını çizmeyi de ihmal etmiyordu hiç. Çünkü Spinoza, “olumsuz tarafından kemirilen bir dünyada, insanın öldürücü iştahını, iyilik ve kötülüğün, adalet ve adaletsizliğin kurallarını sorgulayabilmek”, “olumsuzun bütün hortlaklarını ifşa edebilmek için” hayata ve hayatın gücüne inanmaktan hiç vazgeçmemişti. Deprem olur olmaz, hayata ve hayatın gücüne inanan binlerce insan, Van’a yardım götürmek için seferber olurken, yaptıkları şeyin sadece orada yaşayan insanlara yardım etmek olmadığını, “evrene ve insanlığa karşı ihanet” içinde olan özyıkım insanının hükmettiği bu dünyayı değiştirecek tek şeyin dayanışma olduğunu ispatlamak istiyorlar sanki. İspatlıyorlar da…


MELANKOLİ GEZEGENİ

Lars von Trier’in “Melancholia” filminde “Melancholia” adlı bir gezegen dünyaya doğru yaklaşır. Bilimsel hesaplar, çarpmayacağı yönünde olsa da, tam aksi yönde görüşler de vardır ve filmin sonu daha baştan bellidir. Filmin kahramanlarından Justine, dünya dışında başka bir yerde hayatın olmadığını, tamamen yalnız olduğumuzu ve kimsenin bu dünyayı özleyeceğini sanmadığını söyler. Justine, dünyanın kötü bir yer olduğunu inanarak adeta dünyanın yokoluşunu arzular, kardeşi Claire’in aksine.

Van’da deprem olduğunda aklıma bu film geldi. Depremi, dünyanın sonuna dair bir provaya benzetirim hep. Dünyanın kötü bir yer olduğuna ve yok olmasına sevinilmesi gerektiğine inanan Justine’in karamsarlığını, o iyicil gözüken karamsarlığını düşündüm uzun uzun, depremle ilgili haberleri okurken. Belki Melancholia adlı bir gezegen dünyamıza çarpmıyor ama, özyıkım insanları üreten kapitalizm, azar azar dünyayı yok edecek tasarılar geliştirmeye devam ediyor. Yani ağır çekimde yaklaşan bir Melancholia gezegenine benzetilebilir kapitalizm.

Dünyadaki tüm insanları, Justine, Claire ve Claire’in kocası John olarak üçe ayırmak mümkün. John, gerçek bir kapitalist. Son ana kadar, dünyanın yok olmayacağından emin. Otoritelerin hizmetindeki bilime güveni tam. Gerçek bir iyimser. Mehmet Altan gibi liberallerin iyimserliğine benziyor iyimserliği… Claire, arada kalmış birisi… Kocasına inanmak istiyor, ama içi içini yiyiyor bir yandan. Bir şeylerin kötüye gittiğine dair derin bir kuşku içinde. Kaçmak, kurtulmak istiyor bu sondan. Justine ise, dünyanın sonunun geldiğini görüyor ve bu sonun değiştirilebileceğine dair inancını yitirmiş. Aksine, bu sonu arzuluyor. Siz hangisindeniz bilmiyorum. Trier, ağırlığını Justine’den yana kullanmış. Claire ne kadar uğraşırsa uğraşsın, dünyanın sonu kaçınılmaz demeye getiriyor sözü. Deleuze’ün özyıkım insanı dediği şey de bu aslında: İnsana ve hayata dair derin bir güvensizlik…

Spinoza, dünyanın iyi bir yere dönüşeceğine dair bir umut taşımıyordu. Deleuze’ün dediği gibi, o sadece sevince ve görmeye inanıyordu. Henry Miller, “Bakın, bana kalırsa sanatçılar, bilim insanları, filozoflar mercek parlatıp duruyorlar. Bunların hepsi bir türlü başarılamayan bir şeye yönelik muazzam bir hazırlık. Bir gün bu mercek mükemmel olacak ve o zaman hepimiz apaçık göreceğiz, dünyanın ne kadar şaşırtıcı, ne kadar olağanüstü, ne kadar güzel olduğunu…” derken, bu görme sevincini tarif ediyordu aslında.

Justine gibi benim de içimde umut yok. Ama umutsuz da değilim. Claire’in Justine’e dediği gibi “doğru olanı yapmak istiyorum” sadece. Her şey kötüye gitse de, elimde tuttuğum merceği parlatmaya çalışıyorum habire… Özyıkımı durduracak şeyin, “yeni bir bilinçle, yeni bir görüş altında, yeni bir yaşama isteği içerisinde” mümkün olacağına inanıyorum çünkü… Dünyanın sonu geldiğinde, bu sonu insanların korku içinde yorgun ve kederli bir halde değil de, özgür ve neşeli bir halde dans ederek karşıladığını hayal etmek bile, merceği parlatmak için yeterli bir neden…