Merhamet kime lazım?
ALİ MURAT İRAT ALİ MURAT İRAT
Bugün bir trajedi ve bu trajediyi bir gösteriye dönüştüren zihniyet üzerine bir iki kelam var bu köşede.

Bugün bir trajedi ve bu trajediyi bir gösteriye dönüştüren zihniyet üzerine bir iki kelam var bu köşede. Ermenek’te ölen bir işçinin yırtık lastik bir ayakkabı giymiş babasının duruşu ve acısı değil, aksine tam da bu duruş ve acı üzerinden insanlıklarını inşa etmeye çalışanlar var burada. Yoksulluğu bir merhamet nesnesi haline getirip tam da iktidarın yaptığını yapan ve bunu yaparken hem insanlığını “tescilleyen” ve hem de vicdanını az buçuk temizlemeye çalışanlar yani. Şimdi soranlar olacaktır! Ayıplanacak bir bu mu kalmıştı? Milyarlarca dolar saraylara harcanırken, bu yoksulluğu yaratanlar ortada duruyorken, hırsızlar hırsızlıklarıyla övünecek hale gelmişken, ayıplanacak bu mu kalmıştı? Evet tam da bu kalmıştı. Çünkü ahlak dediğiniz o içi boş safsata, merhamet denilen silahıyla tek bir işe yaramaktadır artık.

Merhamet duyulan her kimse, onun ve onun gibilerin durumlarının düzeltilmesine yaramıyorsa ne işe yarayacaktır bu sözde merhamet?

İktidarların bir çift en yenisinden lastik ayakkabı ve toplanan yardım paralarıyla yeniden ve yeniden ürettikleri sistemin diğer adı değil de nedir bu merhamet?

Bugün gerisini ben anlatmayacağım. Mülkiye’den Zafer Yılmaz anlatacak o derin hâli. “Yoksulları Ne Yapmalı?” adlı kitabında Picasso’nun Trajedi adlı tablosundan söz ediyor Yılmaz: “Trajedi, Picasso tarafından resmedilen kişilerin adeta bedenlerine kazınmış gibidir. Çıplak ayaklı, yoksul giyimli ve elleriyle vücuduna sarınmış olan figürlerin bedeninde hayatın canlılığı, hareket ve sosyal bağlar adeta askıya alınmış gibidir”. Devam eder Yılmaz: “Picasso’nun resminde tam bir yas havası hâkimdir ve karakterler kötü talih tarafından sarmalanmış gibidir”. Size de şu çoğunluğun sosyal medyada kendi insanlıklarını yeniden güvence altına almak için, vicdanlarını klavyelerde temizlemek için boy boy fotoğraflarını, ayakkabılarını paylaştıkları Ermenek’te ölen işçinin babasını hatırlatmadı mı bu sözler.

Devam ediyor Yılmaz: “Yoksulluk, sefalet, açlık ve savaş gibi durumların trajik olarak nitelendirildiği haberlerle medyada her gün karşılaşmaktayız. Bu haberlerde yoksulluğu trajik olarak niteleyen söylem, bir taraftan yoksulları trajedinin kurbanları olarak bize sunmakta ve yoksulların içinde bulunduğu bu trajik koşullara ilişkin bizlerin acıma, merhamet, yardım hislerine çağrı yapmaktayken; diğer taraftan da bu tür durumları örtük olarak aşkın bir insanlık durumunun kaçınılmaz halleri olarak betimlemektedir.” Artık yoksulluk insanların merhametiyle çözümlenebilecek basit bir nesneye indirgenmiştir. Ve bundan daha kötü olanıysa bu yoksulluk birilerinin elinde bir gösteri unsurudur. Üstelik tam da ona karşı olduğunu söyleyenlerce yapılmaktadır bu.

Oysa kim ölüsünü teşhir edebilir? Ya da kim ölüsü başında ağlayan babasını teşhir edebilir ki? Hakikaten bazıları karşı çıktıkları iktidarın kendisini sürekli olarak nerelerde ürettiğini göremiyorlar mı? Bu bazıları lanet ede ede, can vere vere iktidar denilen aygıta karşı çıkarlarken, aslında tam da o iktidarı güçlendirdiklerini, onu yeniden ürettiklerini sezemiyorlar mı? Tam burada, o yoksul adamın bedeninde iktidarın ısrarla istediği merhamet duygusunu değil de dik duruşu ortaya çıkarmaları gerektiğini göremiyorlar mı? Oysa insanları ona acımaya ve merhamete davet eden fotoğrafları boy boy yayımlanan o adam ne demişti (Oğul acısının üzerine hem de): “Bana çok söylediler, ‘ihtiyacın varsa bize söyle’. Tamam söylerim derim. Ama yine de söylemem.” Bu sözler bile, onun değil, ona merhamet çağrısı yapanların merhamete ihtiyacı olduğunu ne de güzel gösteriyor. O baba hüznün ve kederin değil, direncin ve iradenin babasıdır çünkü. 

Deleuze ne söylemişti: “Kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır”. Keder ve hüzün de en çok bize yakışır elbet. Layıkıyla ve dibine kadar yaşanır çünkü o en samimi haliyle. Aşkımızda, aklımızda, bedenimizdedir keder. Hatıramızın çocukluğu, gençliği ve yaşlılığındadır. Her yerde bizimledir. Ama bu köhne dünyaya karşı mücadelemizdeki coşkuyu ve aklı boğacak kadar büyümemiştir, büyümeyecektir.