Merkel'in anlaşması sığınmacıları durdurabilir mi?
05.11.2015 08:18 GÜNCEL

Onur Erem - @onurerem

“Hakkari'de Şemdinli’den Yüksekova’ya giden minibüse isabet eden ve nereden geldiği bilinmeyen kurşun 9 yaşındaki Afganistanlı kızı öldürdü.” 7 Eylül 2015, ajanslar.

Savaştan kaçan insanların büyük beklentileri yoktur: Başlarını sokabilecekleri bir çatı, yiyecek yemek, yapacak bir iş ve huzur. En önemlisi de huzur… Önce huzurdan başlayalım.

7 Haziran’ın ardından Diyarbakır’a gittiğimde Suriye’deki çatışmalardan kaçarak Türkiye’ye gelen arkadaşlarımın Sur’daki evinde kalıyordum. Kentin her yerinde havai fişekler ve silah atışlarıyla HDP’nin meclise girişi kutlanıyordu. “Her patlama sesinde irkiliyorum, artık havai fişeğin bile patlamadığı bir kentte yaşamak istiyorum” dedi Rojova’dan gelen Ahmet*. Sonraki gün Diyarbakır’daki kutlamaları tamamen durduran bir gelişme yaşandı: Hizbullah’a yakınlığıyla bilinen Yeni İhya-Der’in Başkanı Aytaç Baran’ın öldürülmesinin ardından kentte çatışmalar çıktı. Önce PKK’nin üzerine yıkılmaya çalışılan ancak sonrasında PKK ile alakası olmadığı anlaşılan ve hâlâ arkasındakilerin ortaya çıkarılmadığı saldırının ardından kepenkler erken kapandı, mesailer erken bitti, herkes evlerine döndü.

Sur İlçesi’nde kaldığımız eve çatışmaların başladığı Şehitlik Mahallesi’nden silah sesleri gelmeye başladığında çok endişeli değildim. Ne olacak, küçük çaplı bir çatışma, diye düşünüyordum. Ama Suriye’deki savaşı görmüş arkadaşlarımın gözündeki endişeyi fark edince sordum: “Siz savaşın içinden geldiniz, bu çatışma sizi neden bu kadar tedirgin etti?”

“Biz Suriye’deki savaşı gördüğümüz için bu kadar endişeliyiz zaten. Orada da böyle böyle başladı” dedi Mehmet*: “Cihatçılar Türkiye’de boşuna mı örgütleniyorlar? Göreceksin, savaş buralara da gelecek.”

Geldi de… Diyarbakır’da çatışmalar, ev baskınları ve cinayetlerle uykusuz geçirdiğimiz o geceden yaklaşık bir ay sonra Suruç Katliamı oldu. Ardından devletin Kürt kentlerinde başlattığı operasyonlar ve kuşatmalar onlarca insanın canını aldı. Ve son olarak Ankara Katliamı… Bu ülkenin yurttaşları bile “Artık bu ülkede yaşanmaz” demeye başlamışken Türkiye’ye güvenlik nedeniyle, sığınmak için gelen insanların daha güvenli gördükleri ülkelere gitmesine şaşırmak mı lazım? 400 vekil isteyenler istediklerini alamadığı için ülkede huzur kalmadı, hele Kürt kentlerinde hiç kalmadı. Sur’daki evleri günlerce gaz ve mermi bulutunun arasında kaldıktan sonra Ahmet* tehlikeli bir yolculuğu göze alarak Ege’yi bir botla geçerek önce Yunanistan’a, sonra da Almanya’ya gitti.

***

merkel-in-anlasmasi-siginmacilari-durdurabilir-mi-85918-1.Bir de iş imkanı konusuna bakalım. Mehmet* farklı konularda yeteneği ve tecrübesi olan bir arkadaşım. Sinema, belgesel, resim, tiyatro gibi pek çok alanda üretim yapıyor. Ancak Suriye’de kimliksiz yaşamak zorunda bırakılan Kürtlerden olduğu için Türkiye’ye geldiğinde hep belgelerle ilgili sorunlar yaşadı. Çalışma izni olmadığı için kayıtdışı çalıştı, sağlık güvencesi olmadı, denediği pek çok proje belgeleri olmadığı için gerçekleşmedi. “38 yaşına geldim, ömrüm boyunca kayıtdışı yaşadım. Artık bir kimliğimin olmasını istiyorum. Bu yüzden Almanya’ya gideceğim” dedi bana, Almanya’ya gitmek için geldiği İstanbul’da evimde kalırken, “Yoksa Diyarbakır’da yaşamayı sevmiştim. Çatışmalardan da değil gidişim, yalnızca yasal olarak çalışabilmek istiyorum”. Almanya’ya ulaşabilmek için önündeki tek engel sınırı aşmak değildi Mehmet’in, daha ilk engel kapısının önünde başlıyordu: Sokağa çıkma yasağı. Sur’da ilan edilen 4 günlük yasak nedeniyle bırakın Almanya’ya gitmeyi, İstanbul’a gelmek üzere evinden çıkıp havaalanına bile gidemeyecekti neredeyse. Bir haftadan uzun bir süre boyunca yasal yollardan, uçağa binip gidebilmek için Almanya Konsolosluğu üzerinden yaptığı başvurular “pasaportu olmadığı” gerekçesiyle reddedilen Mehmet, bu hafta Ege’yi botla geçmek için yola çıktı. Dalgalar yüksekti, Kos’a yaklaşırken botları devrildi. “En kalitelisinden” diye sattıkları can yelekleri de kalitesiz çıktı. “Kardeşim yüzme bilmese ölmüştüm, beni o kurtardı. Yüzlerce metre yüzdük karaya varmak için. O sırada İstanbul’da yediğim balık ekmekler aklıma geldi. Ben de o balıklara yem olacağım diye düşündüm” diye anlattı yaşadıklarını, Yunanistan’da karaya çıktıktan sonra.

Türkiye’ye gelen sığınmacıların çoğu, Mehmet’ten daha şanssızdı. Sığınmacılar üzerine çalışan Hacettepe Üniversitesi’nden Doç. Dr. Murat Erdoğan ile “Türkiye’deki Suriyeliler: Toplumsal Kabul ve Uyum” kitabı hakkında konuştuğumuzda çarpıcı örnekler vermişti: “Kamplarda kalan ve doktora yapmış, alanlarında uzman olan pek çok Suriyeli çalışmadan, boş boş oturmak zorunda bırakılıyor. Bu insanların Türkiye’ye katabileceği çok şey var, ancak izin vermiyoruz. Batı Avrupa ülkeleri yasal yollardan ülkelerine getirmek istediklerinde bile Türkiye engel çıkarıyor”. Kamplarda kalmayan Suriyelilerin durumu ise malum. Tekstil ve inşaat sektörleri başta olmak üzere ne iş bulurlarsa sömürülüyorlar, Türk işçilerden daha fazla çalıştırılıp yarısı kadar maaş alabiliyorlar. O da şanslılarsa. Bazı işverenler aylarca maaş ödemedikleri Suriyelileri “Gidin kime şikayet ederseniz edin” diyerek kapı önüne koyarken, ABD televizyonu CBS’in yayınladığı üzere çocuklar bile kölelik şartlarında çalıştırılıyor. Ne diyordu yıllık 14 milyar dolar ihracat yapan İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği’nin Başkanı Hikmet Tanrıverdi: “Suriyeliler Marmara Bölgesi’nde bizim sektör bakımından önemli bir kaynak oluşturuyor, bölgeyi onlar kurtarıyor. Sektörün batıda yaşadığı maliyet darboğazını aşmasını sağladılar. Suriyeliler belli bir dönem bu sorunun aşılmasını sağlayacak. Sonrasında ise sıra er geç Bangladeşli ucuz işçi getirmeye gelecek”.

***

Yazının girişinde bahsettiğim, ülkesindeki savaştan kaçıp Türkiye’deki savaşa kurban giden ve ajanslarda adı bile geçmeyen Afgan kız aklımdan çıkmıyor. Artık Türkiye, ülkelerindeki çatışmalardan kaçıp gelen sığınmacıların bile ölümü göze alarak kaçtığı bir ülke haline geldi. Bu nedenle Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in Türkiye ziyaretinde Erdoğan ile yaptığı sığınmacı pazarlığının hiçbir hükmü yok. Almanya’nın etkili gazetelerinden Die Welt’ten Deniz Yücel’in ifadeleriyle, “Türkiye Suriye’de tampon bölge kurmak isterken kendisini Avrupa’nın tampon bölgesi olarak buldu”. Ancak hayatlarını kaybetme pahasına Türkiye’den Avrupa’ya geçmek isteyen insanları hiçbir anlaşma, hiçbir pazarlık durduramaz. Eğer durdurabilseydi, geçmişte AB’nin Kuzey Afrika ülkeleriyle yaptığı anlaşmalar bu ülkelerden gelen göçleri engeller, Akdeniz dünyanın en büyük toplu mezarlarından biri olmazdı. Bu insanlar huzurlu bir hayat yaşayabilecekleri bir ülkenin hayalini kuruyor. Kendi yurttaşlarına bile onurlu bir yaşamı, hatta onurlu bir ölümü çok gören Türkiye’nin, uluslararası hukuktaki sığınmacı haklarını bile tanımadan ‘misafir statüsü’nde kabul ettiği sığınmacılara insan onuruna yakışan bir yaşam sağlayabileceğini beklemek de bir hayalden öteye geçemiyor.

* Suriyelilerin isimleri güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir.