Meşruiyet...
KEMAL ULUSALER KEMAL ULUSALER

87.Gün…

Şiktan’ın suyla serinletmeye çalıştığı koca çınarın altında, ülkenin içindeki durumuna tezat bir asudelik hâkimdi. Mahallenin tüm kapılarına kokusunu bırakan zıpır köpeği Kehribar bile etrafındaki kedilere ilgisiz tembel tembel uyukluyordu. Sabah kahveleri çoktan içilmiş, günlük gazeteler okunmuş, futbol kritikleri tamamlanmıştı. Masadakiler için geriye konuşacak bir şey kalmamış gibiydi. Arada bir çınar dallarını hışırtıyla yalayıp geçen rüzgârı bahane eden müntehir ilk güz yaprakları salına salına düşerek, zamanın işlemekte olduğunu masadakilere anımsatıyordu.

Durdum duracam hallerindeki zamanı tetikleyip sessizliği bozan Hoşaf Sami oldu; “Sen ne diyorsun bu işgal hükümeti lafına Cenap Hoca?”

Cenap Hoca’nın zamanın derinliklerinden çıkıp gelmesi epey bir zaman aldı. Uzun bir sessizlikten sonra Sami’yi ve sorusunu yeni duymuş gibi yanıtladı; “Katılıyorum ve ben de sayıyorum artık, işgal hükümetinin 87. günü bugün. ‘Ama bu seçim hükümeti’ diyenler olacaktır. ‘İçinde HDP’lileri de barındırıyor’ diyenler de olacaktır. Diyebilirler, ancak bütün bunlar gerçeği değiştirmiyor. Güneşin altında gayrı meşru olan hükümetler silsilesine yeni katılan bu hükümet diğerlerinden farklı olarak kendi hukuku içinde de gayrı meşru.”

Birkaç gündür kızı börek yapamadığı için evde kalacağından kaygılanan Hacı kızına börek yapmayı öğretmeyen karısını suçlamış ve evde büyük bir vaveyla kopmuştu. Dürdane Teyze kavgadan sonra Hacı’yı eve almamış, Hacı geceyi Şiktan’ın kahvede geçirmişti. Sızlayan kemikleri yeni yeni kendine gelirken yarı uykulu gözlerle Cenap Hoca’ya bakıp; “Şu meşruluk lafını da pek sevdiniz bakıyorum, hanidir dilinizde dolanıp duruyor. Ne menem şeymiş bu meşruluk?”
Yükselen güneşin kendini enikonu hissettirdiği sıcaktan bunalan Kasap Hüseyin, Şiktan’a birer naneli limonata ısmarlayıp sözü Cenap Hoca’dan önce aldı; “Şimdi, Hacı sana anlatsam da anlamayacaksın. Amma bir kez bize tekrar olsun diye deyivereyim de dinle. Siyaseten meşruluk, senin, benim sokaktakilerin yani bilcümle halkın, yönetici sınıfın yaptıklarının kabullenilebilir ve desteklenebilir olmasına inanmasıdır. Yönetenin ve yönetilenin yani her iki tarafın bu toplumsal sözleşmeye uyup hadlerini bileceği durumdur meşruiyet. Zaten, bu yüzden de Erdoğan sık sık hatırlatmada bulunur; Haddinizi bilin! diye. Ama gün gelir bu meşruiyetin sınırları kaldırılır, ‘Ben yaptım oldu’ uygulamalarıyla kendi hukuku bile çiğnenir ve dikta meşruiyeti hâkim duruma gelir. İşte o zaman o toplumsal sözleşme sorgulanmaya başlar. Gün o gündür bence.”

Buğusu üstünde limonatasını nane kokusuyla birlikte içine çekerek ferahlayan Hoşaf Sami;

“Valla Hüseyin ben sana bu konuda pek katılamayacağım. Kim, neyi sorguluyor? Sorgulayan falan yok arkadaş. Meclis’in tüm siyasi aktörleri AKP’nin kurmacaları dışına çıkıp da bir gün tekerine çomak sokabildi mi? Ne gezer. 2011 seçimlerinden sonra tutuklu milletvekilleri için birkaç ay yemin etmeyip Meclis’i boykot etmeye çalıştılar ama çok çabuk pes ettiler. 6’sı Kürt hareketinden, 2’si CHP’li ve 1’i de MHP’li, 9 vekil 30 aydan fazla tutuklu kaldılar. Sonra ne oldu? Hukuksuzluğun mimarları paralel yapı unsurları olarak etiketlendi, gayrı meşru ilan edildi. Meşruluk ağıza göre değişir oldu. Eğer o günlerde o günün Meclis kurgusunu meşru kılmasalardı bugün başka bir noktada olurduk. Merdiveni zamanında itmeyen ona mahkûm olur. Nitekim AKP çözüm dedi çözüm oldu, değil dedi değil oldu. Seçim dedi, seçim oldu, değil dedi değil oldu. Hepsi de tıpış tıpış rotaya girdi. Ne adına? Meşruiyet adına…”

Bu laflar üzerine Sami ile Hüseyin’in farklı düşündüğünü gören Hacı arayı daha da açmak adına lafa girdi; “İhanetin geniz yakan kokusunu duyuyorum. Hayırdır Sami?”

Hoşaf Sami uykusuzluktan masaya kapanmış Hacı’nın sakalının kül tablasında hâlâ yanan izmaritle birlikte hafiften yandığını görüp; “Zalim evdeyse hayır uzaktadır Hacı. Ayrıca senin o duyduğun geniz yakan koku ise yanmakta olan sakalının kokusundan başka bir şey değil.”

Hacı bu uyarıyla durumun farkına varır varmaz çığlığı bastı. Şiktan’ın sabah yere bıraktığı hortuma doğru atılırken Kehribar’ın kuyruğuna bastı. Kehribar’ın canhıraş havlamasıyla ürküp burun üstü kapaklandı.

Şiktan; “Kesin, Dürdane Teyze’nin ahı tuttu” deyince Kasap Hüseyin; “ Bunların üzerindeki ahı kamyona yüklesen taşımaz Şiktan. Şunu kaldır da sağlık ocağına götürelim!”

Mahalleli dağıldıktan sonra koca çınarın altı Kehribar’a yar olmuş, çınar ve Kehribar meşruiyetleriyle baş başa kalmıştı. Kimse farkında olmasa bile…