Mezarlık ideolojisi
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

2016 yapımı Hollywood filmi Risen’ın en etkileyici sahnesindeyiz: Çarmıha gerili İsa adlı adamın gözlerinde öyle derin bir hüzün var ki, Roma ordusunun kim bilir kaç bin kişiyi kılıçtan geçirmiş komutanı General Clavius öylece bakakalıyor.

Türkiye’de gösterime girmeyeceği kesinleşmiş gibi görünen bu etkileyici film İsa’nın çarmıhta bir mızrak darbesiyle öldürüldükten üç gün sonra dirilişini Romalı komutan Clavius’un gözünden anlatıyor: İsa’yı Vali Pilatus eliyle öldürmeyi başaran fanatik Yahudiler (Ferisiler) bu sefer de İsa’nın takipçileri mezarı açıp ‘üç gün sonra dirileceğim’ kehanetini gerçekleştirmeye kalkışmasınlar diye Romalılardan yardım ister. General Clavius mezarın başına iki nöbetçi diker ama yine de üçüncü gün cesedin ortadan kaybolmasını engelleyemez. Sonra antik çağ polis prosedürü çerçevesinde cesedi kimlerin çalmış olabileceğini araştırmaya başlar. Nihayet Kudüs’te bir evde, günler önce çarmıhta ölümünü izlediği adamın dipdiri haliyle karşılaşır.

2500 yıldır insan hayatını belirleyen tektanrılı dinsel düşüncelerin özellikle sevdiği bir kavram bu ‘diriliş’. İsa’nın Lazarus’u diriltmesi, kendisinin öldükten üç gün sonra dirilmesi gibi doğrudan bireyler üzerinden işlenen diriliş hikâyelerinin yanı sıra bir de ‘hüküm günü’ çevresinde kurulan toplu diriliş inançları var. Hepsinin amacı aynı: Bir gün kıyamet yoluyla dünyayı ortadan kaldırdıktan sonra tüm insanları diriltip kimine ödül kimine ceza verecek bir ‘baba tanrı’ kavramını -’babanın yasası’- güçlendirmek… Kuran’da 43 suredeki 100’e yakın ayette diriltileceğine inanmayanları ikna etmek için ısrarla aynı şeylerin söylenmesi de bundan kaynaklanıyor büyük olasılıkla.

Günaha Son Çağrı’daki (1988) ‘Lazarus’un diriltilmesi’ sahnesini gördüğümden beri Risen gibi dinsel yapımları korku filmi gibi izlemekten kendimi alamıyorum. Bir kere ‘diriliş’ olgusu mecburen ‘ölmüş olma’yı gerektiriyor, ölü değilseniz dirilemezsiniz. Ama bu ‘diriliş sonrası hayat’ın ölüm öncesi hayat gibi olmasını beklemek insan aklına o kadar terstir ki, mesela en fantastik anlatı türü olan masallarda bile öldükten sonra dirilen kahramanlarla karşılaşamazsınız. Ölüm hep yaşamla arasında kalın sınır çizgileri olan farklı bir ülke gibi tasarlanır. Zombi filmlerindeki zombilerin öyle korkunç yaratıklar olmasının nedeni de budur; bir kere öldükten sonra ‘dirilen’ asla eskisi gibi olamaz. Bu yüzden hiç kimse ölümünün dördüncü gününde İsa tarafından diriltilip mezarından çıkarılan Lazarus’a sonradan ne olduğunu, adamcağızın nasıl bir hayat sürdüğünü, tekrar ölüp ölmediğini bilmez; kimsecikler de sormaz Lazarus ve kız kardeşlerinin neden İsa’nın takipçisi olmadığını…

İslam’da ‘diriliş’ olgusu iki farklı anlam katmanında kuruluyor. İnanç düzeyinde kurulan ilkinde kıyametin kopması, tüm varlıkların ölmesi, sonra gelmiş geçmiş herkesin dirilip hesap vermek üzere mahşer meydanında toplanması anlatılır. Yani fiziksel bir diriliş söz konusudur. İslamcı ideoloji çerçevesinde kurulan ikincisinde ise modern akla ve rasyonel düşünceye direnemeyecek kadar fantastik ve zamanın gerisinde kalmış bir düşünme tarzının mecburi geri çekilişi -laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla kamusal alandan uzaklaştırılması- ve ilk fırsatta geri dönüşü ima edilir. Demokrat Parti’nin iktidara geldiği günden bu yana Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi isimler başta olmak üzere İslamcı yazar, şair ve düşünürlerin bir diriliş beklentisi yaratması bu ‘geri dönüş’ arzusunun sonucudur. ‘Canlı bomba’ ve ‘şehitlik’ gibi ölümcül olgular bu katmanların her ikisinden de beslenir.

Hangi inançta ve katmanda olursa olsun, ‘diriliş’ anlatılarının gerçeklikle ilgili sıkıntısı çok büyük: Bugünkü kilise dogması 325 yılında İznik’te yapılan toplantıda kabul edildi. O zamana kadar sadece birkaç kitapta anlatılan bazı hikâyeler dinin en temel öğeleri olarak yasalaştı; İsa’nın bir bakireden doğduğu, hem tanrı hem de onun oğlu olduğu, balık kalmamış bir gölü balıkla doldurduğu, Lazarus’u dirilttiği, kendisinin dirildiği gibi ne kadar uçuk söylem parçası varsa hepsi imparatorun amaçlarına uygun biçimde İznik Konsili’nde resmiyet kazandı. Bunun dışındaki tüm anlatı ve tarihsel veriler de kafirlik olarak ilan edilip ortadan kaldırılmalarına karar verildi. Yani kısacası tüm bu ‘diriliş’ öyküleri belli politik amaçlarla yapılandırılmış fantezilerden ibaret. Diriliş dendiğinde elimizde kalan tek şeyse, kendi açlıklarını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen zombilerin ölmek ve öldürmek üzerine kurulu mezarlık ideolojileri... Ama görüyoruz işte, bir kere öldükten sonra dirilen hiçbir şeyden hiç kimseye, o zombilere bile hayır gelmiyor.