MHP’liler referandumda ne yapacak?
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

AKP-MHP ortaklığının 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerindeki durumuna baktığımız zaman şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: 7 Haziran’da % 40,9 seviyesine inen AKP oyları 1 Kasım’da % 49,5’e çıkarken, MHP’nin 7 Haziran’daki % 16,3 oranındaki oyları % 11,9’a düşüyor. Dolayısıyla, 7 Haziran seçimlerinde MHP’ye verilen oyların önemlice bir bölümünün 1 Kasım seçimlerinde AKP’ye yöneldiğini söyleyebiliyoruz. Peki, aradaki kısacık zaman diliminde, yani yaklaşık beş aylık dönemde, böylesine önemli artış ve azalışlar nasıl söz konusu olabiliyor, MHP seçmeninin önemlice bir bölümü nasıl oluyor da fikrini değiştirip AKP’ye yönelebiliyor?

Bu soruya yanıt verirken, birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı olan iki gerekçeye bakmamız gerekiyor. İlk gerekçe ekonomik ve esas olarak Bahçeli’nin AKP’yle koalisyon kurmayı reddetmiş olduğuna dair kanaat ile ilgili. MHP seçmeni, koalisyonun iktidarı paylaşmak ve dolayısıyla devlet merkezli çıkar ilişkilerine ortak olmak anlamına geleceğini düşünüyor ve koalisyon durumunda çocuklarının devlette daha kolay iş bulabileceğine, iş sınavlarında torpil yaptırabileceğine, kamu ve belediye kaynaklı rant dağıtım mekanizmalarına kıyısından köşesinden dahil olabileceğine inanıyor. DSP-MHP-ANAP hükümeti dönemi MHP’li taban tarafından tam da bu bağlamda pek hayırla yâd edilmiyor, o dönemde devlette yeterli ülkücü kadrolaşmanın yapılmamış olması bugün hâlâ sert bir şekilde eleştiriliyor.

İkinci gerekçe ise ideolojik. 7 Haziran sonrası “çözüm süreci” masasının devrilerek şiddetin yeniden devreye sokulması, “hendek savaşları”, iktidar partisinin İslami söyleminin yanına milliyetçiliği eklemesi ve yeni bir Türk-İslam sentezci militarizmin şekillenmesi, “bekâ sorunu” söylemi ve giderek daha devletlû bir dille konuşulmaya başlanması, yani iktidar partisinin MHP’yi işlevsizleştirmesi, “Milliyetçilik yapılacaksa biz çok daha iyisini yaparız” demesi, oy kaymasının temel nedenlerini oluşturuyor.
Seçimin fiilen geçersiz sayılarak ülkenin tekrar seçime götürülmesi sürecinde siyaset açık bir şekilde kan ve şiddet aracılığıyla dizayn edilirken, MHP tabanı da bu dizaynın hedeflerinden biri haline geliyor. Temmuz ayından itibaren geçilen savaş konseptinin merkezine “aynı anda PKK, IŞİD ve Cemaat’le ve bunların gerisindeki güçlerle mücadele eden devlet” söylemi yerleştiriliyor, bölünme, parçalanma tehdidi gündeme getiriliyor, “istikrar bağımlısı” kitlelere sandıktan arzu edilen sonucun çıkmaması halinde yaşanabileceklerin provası gösteriliyor ve çözüm yolu olarak da “güçlü devlet/ güçlü lider etrafında kenetlenme”ye işaret ediliyor.

Suruç ve 10 Ekim katliamları, IŞİD’le girilen çatışmalar, PKK operasyonları, hendek kazılan şehirlerdeki savaşlar, kentlere yeniden gelmeye başlayan asker cenazeleri derken, dizayn amacına ulaşıyor ve iktidar partisi sandıktan tekrar tek başına çıkmayı başarıyor, bu başarının gerisinde ise büyük ölçüde, MHP’den kendisine yönelen oylar bulunuyor.

O halde soru şu: MHP seçmeninin ne kadarlık bir bölümü, 1 Kasım seçimlerindeki tutumunun bir benzerini sergileyecek ve “evet” diyecek, ne kadarlık bir bölümü “hayır” safında yer alacak?

Eğer “iktidar olanaklarından nemalanma, çıkarda ortaklaşma” arzusu ağır basarsa -ki özellikle taşradaki seçmen açısından hayli belirleyici görünüyor bu- hayli yüksek bir evet oranıyla karşılaşabiliriz. Vekil sayısının 550’den 600’e çıkmasının MHP’ye bırakılacak 50 sandalye ile ilgili olduğu, bürokrasinin paylaşıldığı ve devlette MHP’li kadrolara da yer açılacağı iddiaları birlikte düşünüldüğünde tüm bunların “evet” için güçlü bir teşvik oluşturacağı sonucuna varılabilir. Savaş meselesine gelince, özellikle Mart ayının ikinci yarısından itibaren hem birtakım provokasyonların gündeme gelmesi hem de MHP’li seçmeni tavlamak adına PKK’ye yönelik bir sınır ötesi kara operasyonuna girişilmesi şaşırtıcı olmaz ve bu da seçmen üzerinde etkili olacak, “evet” eğilimini artıracaktır.

Ancak MHP seçmeninin özellikle şehirlerde yaşayan ve doktriner olarak ülkücülüğe bağlı kesimlerinde, yaşanan sürecin MHP’nin ve ülkücü hareketin işlevsizleşmesi, tasfiye edilmesi ve siyaset sahnesinden silinmesi anlamına geldiği şeklinde bir okuma biçimi mevcuttur ve bu, sandığa “hayır” olarak yansıyacaktır, yani ülkücülerin önemlice bir bölümü kendi siyasi varoluşlarını hükümsüz kılan bir oylamayla karşı karşıya olduklarını bilmektedirler ve bu nedenle “hayır” diyeceklerdir. Buna, Cumhuriyet, Atatürk, milli çıkarlar, bölünme gibi hassasiyetler de eklendiğinde, güçlü bir “hayır” eğiliminden söz etmek mümkün hale gelmektedir.

Referanduma iki ay kala, MHP seçmeninde hangi seçeneğin ağır basacağını, bu iki ay boyunca yaşanacaklar, iktidarın planları, CHP’nin MHP’ye yönelik tutumu ve elbette ki MHP’li muhaliflerin gösterecekleri performans belirleyecek; ağır basacak seçenek, sonucu doğrudan etkileyecektir. Sandıktan çıkacak sonuç ise ülkücü hareketin kaderi üzerinde mutlak anlamda belirleyici olacaktır.