Milyon çay hüznü
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Deniz kenarında bulutları izleyebileceğim bir açıklığa oturmuş, defterimi çıkarmış, gazete yazımı yazmaya koyulmuştum. “Devlette siyasetin yerini polis ve asker gücü almışsa, muhtarların muhbir, esnafın silahlı milis olması talep ediliyorsa, orada iktidarın siyasi meşruluğundan bahsedilemez artık” diye yazmıştım ki, rüzgâr esip defterimin sayfalarını karıştırdı, aklımı da… Bıkmadın mı dedim kendi kendime bütün bu analizlerden; herkes aynı şeyleri yazıp duruyor. Çünkü seyredenler ve ölenler var. Bizim dışımızda olup bitiyor her şey. Yazmak elbette önemli, bütün bu analizler bir farkındalığa varıyor. Peki ya sonra? Farkındalığa inanmayanlar, kendi kafalarındaki kamplaşmaya göre düşüncelerini belirlemiş olanlar?.. Zaten bütün bu çaresizliği onların çıkar hesapları beslemiyor mu? Ölenlerin yakınlarını hedef gösteren manşetler atarak feryatlarını bastırmaya çalışanların çirkefliğiyle, nasıl baş edebilir ki bir siyasi analiz?


Yağmur çiseleyince, defterimi, kalemimi çantama koyup sokağıma gittim, çiftler birbirlerine sokulmuş hızlı hızlı yürüyorlardı, saçak altları ise yalnızlara kalmıştı. Bir sokak ötede güneş parlarken, bulunduğum sokağa iri yağmur taneleri düşüyordu, ülkenin bir tarafını savaş bulutlarının kaplaması gibi. Bulutlara ve insanlara bakıyordum bir yandan, birbirlerine ne kadar benzeseler de farklılıklarına ve geçip gidişlerine...


Bulutları yeterince izlesek, yani dünyadaki herkes bir gününü bulutları izlemeye ayırsa, kim bilir neler değişecek. Yusuf Atılgan’ın herkesin aynı anda sinema salonundan çıktığını hayal etmesinden daha olası bir şey, ne var ki böyle bir şey hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Herkesin çok daha önemli işleri var. Zihinsel etkinliği oluşturan enerji, doğadan uzak nasıl harekete geçebilir ki?


“Bir birey, insani faaliyet alanlarından birinde yoğun olarak çalışıyorsa, diğerlerinde salt alıcı konumundan öteye geçemez” diyordu Kracauer. Bu da ister istemez insanların “iç hayat”ına emek harcamasını zorlaştırıyor ve bir miskinlik içinde kabullenmeye, önyargılara teslim olmaya itiyordu. Kim şimdi oturup bütün gün bulutları izlerdi ki, dev ekranda yarışma ya da dizi izleyip zihin boşaltmak varken. Zihinsel enerjiler heba oluyor, toplumun manipüle edilmesini önleyecek zihinsel kalkan zayıfladıkça zayıflıyordu. Araştırma şirketlerinin her şeyi öngörebilecekleri bir çağ…

Çay ocağının saçak altındaki masalarından birine oturup defterime ikinci cümlemi yazdım: “Vatan toprağı şehit kanıyla yoğrulacak deniyorsa, cenaze töreninde ölen askerin tabutu kürsü gibi kullanılıyorsa, sivil bir yönetimden de bahsedilemez artık, militarist olmak için üniforma giymek gerekmez.” Sivil bir yönetim, bir tek vatandaşının dahi burnu kanamasın diye çabalar. Birden defterimin üzerine yağmur damlıyor, saçaktan akacak yer bulmuş. Bir kedi tırmanıyor sonra kucağıma. Yan masada bir kadın, kediye mi, bana mı gülümsüyor anlamıyorum. Yağmurdan kaçan bir çift geliyor sonra, ihtiyar bir kadının poşetlerini taşımasına yardım ediyorlar. Çaycı, çayımı tazelerken “Hüzün vermeyen çay bu” diye bir espri yapıyor, Turgut Uyar’ın kitabını hediye etmiştim, okumuş… Hayat, tıpkı şu üzerimizdeki bulutlar gibi akıp gidiyor. Rüzgârın bulutların yönünü tayin etmesi gibi, geçmiş her ne kadar bugünümüzü belirlese de, insanın özgürlük tutkusu bulutlardan kendi rüzgârını yapabilir, yapıyor...

İçtiğim çay hüzün yapmasa da, bu ülkenin dertleri milyon çay hüznünde, iç iç bitmiyor. Yazıma geri dönüp, defterime şunları yazıyorum:

“Tolstoy, halk hareketlerini yaratan gücün, tarihsel sürece katılan bireylerin sayısız faaliyetinden oluştuğunu söylemişti. Yani makro olayları mikro hadiselerine kadar takip ederek yazmıştı eserlerini, gerçeğe ulaşmak için. Sadece gazetelerde yer alan haberlere bakarak bile biriken sayısız öfkeyi görmek mümkün. Tuzu kuru işbirlikçilere güvenerek nereye kadar?..”

Yan masada konuşanlardan Hopa’da yaşanan felaketi öğreniyorum, yüreğim içime akıyor. Turgut Uyar’ın “artık hiçbir zaman iyi bir yağmur yağmayacak” dizesini hatırlıyorum o an. Sanki hissetmiş gibi kucağımdaki kedi yağmura kaçıyor. Kapatıp defterimi, denize doğru yürüyorum…