Mimar Sinan Operasyonu: Bir Yeni Türkiye Polisiyesi
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Geçtiğimiz Salı, İstanbul’un tam yirmi beş noktasında, yirmi beş eve bir “şafak operasyonu” düzenlendi. Evlerin basıldığı sokaklar polis araçlarıyla kapatılırken, “jammer”larla telefon bağlantıları kesildi, apartman kapıları kırılarak içeri girildi, komşular uyandırıldı ve kapılar “Aç kapıyı” bağrışlarıyla yumruklanmaya başlandı.

Sabahın beş buçuğunda kapılarını çalanların kim olduğunu anlamak için gözetleme deliğinden dışarı bakan insanlar, kar maskeli ve silahlı özel harekâtçıları karşılarında gördüklerinde hem büyük bir korku, hem büyük bir şaşkınlık yaşadılar. Bindirildikleri otoda polislere yol boyunca neden gözaltına alındıklarını, gerekçenin ne olduğunu sordular ama bir yanıt alamadılar, çünkü dosyada “gizlilik kararı” vardı ve polisler de meselenin ne olduğuna tam vakıf değildi, onlara “Teröristleri alıp gelin” denmişti, onlar da bunu yapıyorlardı.

Sabahın kör bir vakti evlerinden apar topar alınan bu insanların hepsinin ortak özelliği Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğrenci olmalarıydı ve emniyet binasında birbirlerini görene kadar geçen saatler boyunca olan biteni anlayamamışlardı. Evet, evleri basılan bu öğrencilerin hepsi politikti, bir kısmı örgütlü bir kısmı ise örgütsüzdü, öğrenci mücadelesinin içerisinde yer almışlardı ya da halen almaktaydılar. Zaman zaman eylemlerde polislerle karşılaşıyorlar, çeşitli taciz ve provokasyonlara maruz kalıyorlardı ama hiçbiri bir şafak operasyonuyla evlerinin silahlı ve kar maskeli adamlar tarafından basılacağını akıllarının ucundan dahi geçirmiyorlardı, çünkü bunu gerektirecek herhangi bir faaliyetin içerisinde değillerdi.

Olan biteni anladıkları anın birbirlerini gördükleri an olduğunu söylemiştik, evet Mimar Sinan öğrencileri birbirlerini gördüklerinde hepsinin kafasında bir şimşek çaktı: Onları birleştiren şey, kendilerine sürekli hakaret eden, aşağılayan, azarlayan bir “akademisyen”e karşı, zamanında bir boykot ve imza kampanyası düzenlemiş olmaları ve bunun sonucunda o “akademisyen”in okuldan gitmek zorunda kalmasıydı.

İşte o “akademisyen”, hiç utanıp sıkılmadan, öğrencilerini “teröristlikle”, terör örgütlerinin propagandasını yapmakla, başka öğrencilerin eğitim haklarını engellemekle, öğrencileri ve akademisyenleri tehdit etmekle itham ediyor, polis de bu “muhbir akademisyen”in ihbarını dikkate alıp evleri basıyor, öğrencilerin “terörist” olduklarına dair delil bulmak için arama yapıyor, örneğin BirGün takvimini delil sayıp saymamayı tartışıyordu.

Üstelik meselenin evveliyatı da vardı; “akademisyen”in 2014’ün sonunda yaptığı şikâyetten beri öğrenciler “teknik takip”e alınmış durumdaydılar ve sosyal medyadaki iletilerinden tutun da paylaştıkları ya da beğendikleri fotoğraflara kadar her şey sorgularında tek tek önlerine konuluyor ve “terörist” oldukları ispatlanmaya çalışılıyordu. Dahası, söz konusu “akademisyen” bu süreçten adım adım haberdar ediliyor olmalıydı ki, operasyon başlamadan sadece yarım saat önce Facebook’a, “Herkes benden hak ettiğini alır” yazabiliyordu.

Operasyonun yapıldığı gün boyunca 25 öğrenci emniyet nezarethanelerinde tutuldu, çocuklarının başına ne geldiğini anlamaya çalışan aileler emniyet yakınlarındaki bir parkta endişeyle avukatlardan gelecek haberleri beklediler ve günün sonunda çocuklarının serbest bırakılmayıp ertesi gün adliyeye çıkarılacağını öğrenmenin üzüntüsüyle eve gittiler. Ertesi gün ise sabahın erken saatlerinden itibaren çocuklarının adliyeye getirilmesini beklediler, adliyenin, mahkemenin, duruşmanın ne olduğunu çoğu o gün öğrendiler.

Öğrenciler ise adliyede gruplar halinde ifadeye alındı, ilk iki grup aynı gün içerisinde serbest bırakılırken, son grup bir günü daha emniyette geçirdi ve savcılık tarafından tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk edildi. Bu son grup da, mahkeme tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı ve uzun süren birkaç günün ardından herkes rahat bir nefes aldı.

Normal bir ülkede böyle bir hadise bambaşka etkiler yaratır bambaşka sonuçlar doğururdu. Oysa “yeni Türkiye” için artık “vakayı adiye”den sayılabilecek, rutinleşmiş bir durum vardı karşımızda. Kompleksli, hırslı, öğrenci düşmanı, muhbir bir “akademisyen”, sarıldığı en kolay silah olarak “terörizm” ithamı, bunu fırsat bilen ve ihbarı dikkate alan polis, sabahın köründe basılan evler, aynı okulda okumak dışında organik bir bağlantıları olmayan insanların birbirleriyle ilişkilendirilmeleri, şikâyet dosyasına çuval misali her türlü suçlamanın doldurulması, sorulan abuk subuk sorular…

Mimar Sinan baskını, “yeni Türkiye” adlı polisiye kara komedinin yeni bölümlerinden biriydi, bakalım bir sonrakinde neyi izleyecek ve “Yok canım bu kadar da olmaz ki” diyeceğiz.