Mirgün Cabas: Medya patronlarının elindeki bombaların hepsinin pimi söküldü
17.06.2017 13:50 MEDYA

Geçtiğimiz hafta "2001: Eski Türkiye’nin Son Yılı” adındaki kitabını Can Yayınları'ndan çıkaran gazeteci Mirgün Cabas Journo'dan Burcu Karakaş'a verdiği söyleşide Türkiye toplumunu "fırsatçılık üzerine kurulu bir toplum" olarak nitelendirdi.

CNN Türk'te yayınlanan ‘Her Şey’ adlı programının 2016'da kaldırılmasından bu yana işsiz gazeteciler kervanına katılan Cabas, yazdığı kitapla 2001 yılından bu yana olan süreci analiz ve söyleşilerle okuma fırsatı sunuyor.

Söyleşide medyanın Kürt sorunu özelinde takındığı tavrı, "Bir tartışma programında dengeli bir kadro kurup, Kürt sorununu konuşuyorsak orada Kürt siyasetinden birinin olması gerekir. 2000’lerin başında Kürt siyasetinden yayına çıkardığın her isim, şikâyete sebep oluyordu. Mesela Ahmet Türk gibi mutedil insanları bile çağırsan program başladıktan sonra Ankara temsilcisi arıyor. “Bilmem kim aradı” diyor, askerin ne kadar mutsuz olduğundan bahsediliyor. O durum patrona gidiyor. Patron da kendini tehdit altında hissediyor ama boyutunu bilemiyor. Patronların kulağına konuşan bir sürü insan var. Hepsi de işgüzarlık yapmak için kendini paraladığından, olanlar olduğundan misliyle yansıtılıyor. Yani askerler eskiden bize ekranda Kürt sorunu konuşuluyor diye fırça atıyordu. Bugünden ne farkı var?" cümleleriyle eleştiren Cabas, durumu 'Kraldan çok kralcılık' olarak nitelendirdi.

Cabas'ın, Burcu Karakaş'a verdiği söyleşinin tamamı:

CNN Türk ile geçen sene Mart ayında yolları ayırdınız. O zamandan beri bir gününüz nasıl geçiyor?
Gün içinde toplam bir saatten fazla Twitter’a bakıyorumdur. Televizyon hiç izlemiyorum. Hürriyet ve Cumhuriyet’i okuyorum. Bu süreçte kitapla çok uğraştım. Yazmak, okumak, arşiv taramak, not almak gibi işlerle uğraşıyordum. Asıl işim buydu. Ev hayatımız çok hareketli çünkü üç çocuk var. Tuba’nın çok hareketli bir iş hayatı var. Dolayısıyla çocuklarla ilgili sorumluluklarım zaman zaman artabiliyor. Fırsat bulduğumda seyahatler yapıyorum. İnsan disiplinsizliğe kolay alışıyor. Kimse seni zorlamadan bilgisayar başına oturma disiplini kurmak kolay bir şey değil. Ancak onu kazandım ve bundan sonra da çok işime yarayacağını düşünüyorum.

Kitabı bitirdiğiniz an sizde bıraktığı duygu ne oldu? Hem çok şeyin değiştiğini hem de bazı şeylerin hiç değişmediğini ifade etmişsiniz.
Herkesin daha rahat hareket ettiği bir dönemmiş. Askerin baskısına rağmen bugüne kıyasla gazetecilik açısından daha rahat bir dönemmiş. Kitap bittiği zaman ne 2001’e çok büyük bir özlem duydum ne de söylendiği gibi lanetlenmesi gereken bir dönem olduğunu düşündüm. Öcü gibi gösterilen koalisyon dönemlerinde bile önemli işler yapılabiliyormuş. Türkiye’nin en önemli ekonomik yapısal dönüşümü, AB’ye uyum düzenlemeleri, idamın kaldırılması bu ortamda yapılmış.

Bu süre içinde değişmeyen şeylerden aklınıza ilk gelen ne oluyor?
Demokrasi algısı, demokrasinin neye hizmet etmesi gerektiği ile ilgili anlayış çok fazla değişmemiş. Siyasetçilerin ikbal paylaşma hevesi değişmemiş. Türkiye toplumunun fırsatçılık üzerine kurulu olduğunu görüyorsun. Çok tepkisel ve duygusal temelde siyaset yapıldığını görüyorsun. Milletin karakterini oluşturan şeyler kolay kolay değişmiyor. Milliyetçiliğin ve dinin araçsallaştırılması zirveye ulaşmış.

‘Veri doğrulama girişimleri beni çok sevindiriyor’

Kitapta arşiv taramasının yanı sıra söyleşiler de var. Bir nevi gazetecilik de yapmışsınız. Mesleğe verdiğiniz zorunlu aranın ardından nasıl bir duyguydu?
Tabii motivasyonu farklıydı. Her şeyden önce insanlara bu kitap fikrini anlatıp konuşmaları için ikna etmem gerekiyordu. Meslektaşlarımla ilgili sıkıntı yaşamadım. Kritik röportajlardan biri Mesut Yılmaz ile olacaktı. Buluşmayı kabul etti. Dinç Bilgin önemliydi. Ona da ulaşmam kolay oldu, talihim yaver gitti. Hazırlık süreci farklıydı. Bu röportajlar için biraz daha fazla hazırlanmam gerekti. Çünkü konuştuklarımın hafızasına dayanan bir işti, onların eksik hatırladığı yerleri fark etmem gerekiyordu. Bölümlerin yazımı bitmek üzereyken onlarla buluşmaya başladım. Tatmin oldum röportajlardan. Sonuçta gazetecilik faaliyetinin bir parçasıydı dediğin gibi.

Önsözde, 28 Şubat gecesi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) bildirisini faksın başında beklediğinize dair bir anekdot düşmüşsünüz. Bugün artık internet öncesi dönemi bilmeyen bir nesil var. Herkes her şeyden haberdar ama kimse bir şey bilmiyor gibi… İnternetin gazeteciliğe etkisini nasıl buluyorsunuz?
Bir şeyin niceliği arttıkça niteliğinin düştüğünü bir kural olarak kabul edebiliriz. Ekonomideki nedret ilkesi yani. Twitter’da ‘timeline’ı şöyle bir kaydırınca dünya kadar link, yorum, fotoğraf ve videoyla karşılaşıyorsun. O hızın içinde ne gerçek ne değil, insanın algısı kayıyor. Eğer süzgeçten geçirmek gibi bir refleksin yoksa, sıradan bir okuyucuysan, kolaylıkla hataya düşebiliyorsun.

Dünyada ilgiyle takip ettiğiniz haber siteleri var mı?
Veri doğrulama (fact-checking) girişimleri beni çok sevindiriyor. Hem çok muzip bir şey hem de yalana dayalı kampanyalar yürüten siyasetçilerin dünyayı ele geçirdiği bir dönemde en az gazetecilik kadar faydalı. Post-truth (hakikat sonrası) denen dönemde oluşan döngünün bir yerden kırılması gerekiyor. O da ciddi bir mesai ve adanmışlık isteyen bir şey… New York Times gibi bazı kuruluşlar kendi içlerinde, bazıları da Türkiye’de örneklerini gördüğümüz gibi bağımsız platformlar üzerinden yapıyor.

‘Ellerindeki kanallara saatli bomba gibi bakıyorlar’

NTV’deki formatın 2011’de bir gecede değiştiğini ifade ettiğiniz bir bölüm var. O geceye dair hatıranızda ne var?
Akşamdan sabaha karar verilmişti. O gün sabah işe gittim ve yönetim bir toplantı yaptı. Tek tek hepimizle görüştüler. Siyasi içerikli tartışma programları bitti. “Sadece haber bültenleri ve lifestyle programlarını yayınlayacağız” dediler. Bunu söyledikleri zaman genel seçimlere 10 gün kalmıştı. Siyasetin en civcivli olduğu dönem… Sebebi de iktidarın, “Muhalefetten çok fazla insan çıkardınız. Bizim zayıf adamımızı muhalefetin güçlü adayının karşısına çıkardınız” diye şikayetlerinin artmasıydı. Artık bununla başa çıkılamaz hale geldiği için toptan kaldırma kararı alındı. Hakikaten haber kuşakları kaldı sadece. Beklediğim bir şey değildi. O sürecin sonunda Banu Güven ayrıldı. Benim, Çiğdem Anad’ın programı bitti. Can Dündar’ın bülteni kalktı. Kanalın sahipleri bu ortamda, “Yaşadığımız huzursuzluğa değer mi” diye düşünüyorlar. İşte bunun en aşırısı, “Ben bu işe nereden girdim” diye telefonda ağlayan gazete patronu… Hiçbir medya patronu bu işe girerken, “Öyle bir kanal kuralım ki yer yerinden oynasın” diye girmedi ki, o ışıltı hoşlarına gittiği için girmişlerdi. Şimdi ellerindeki kanallara saatli bomba gibi bakıyorlar. Gerçi o bombaların da hepsinin pimi söküldü artık.

Can Kozanoğlu ile yaptığınız söyleşinin bir yerinde, “Medya patronları direnebilseydi” ifadesi geçiyor. Bu mümkün müydü?
Çok mümkün değilmiş gibi görünüyor ama AKP bir günde bu noktaya gelmedi. Kamuoyu desteğine, medya desteğine ihtiyaçlarının olduğu, etrafında ana akım medyadan destekçilerinin olduğu bir dönem vardı. O dönem bir fırsat olarak değerlendirilebilirdi. Sen eğer iktidardan maden, otel, banka, rafineri için medet umuyorsan o da bunu senin bileğini bükmek için kullanıyor tabii.

İnsanlar sizi ekrandan tanıyor ama muhabirlikten gelen bir gazetecisiniz. Ankara’da da gazetecilik yapmış bir isimsiniz. Takip ettiğiniz kadarıyla, sizin döneminiz ile şu an arasında Ankara gazeteciliği açısından ne gibi farklar var?
Ankara gazeteciliği bence gazeteciliğin en heyecan verici alanlarından bir tanesi. Ciddi gazeteleri besleyen ana kaynaklardan biri. Benim mesleğe başladığım zamanlarda herhalde en iyi dönemlerinden birini yaşıyordu. Siyaset gazeteciliği dediğiniz, çok kutuplu bir siyaset ortamında daha bereketli olur. Çok partili bir dönem, koalisyonlar, partiler içindeki hizipler… Buradan gazeteciler müthiş kulis haberleri yapıyorlardı. Bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar daha özgürce fikirlerini söyleyebiliyorlardı. Ortalık haber kaynıyordu. Bir de buna ek olarak orduyu düşün. Bir odak da orası vardı. Dolayısıyla çok kutuplu bir ortam vardı. İyi gazeteciler doğru düzgün ilişkiler kurarak bir sürü haber yapıyorlardı. Siyasete de zaman zaman yön veriyorlardı yaptıkları haberlerle. Şimdi böyle bir durum kalmadı çünkü kulis haberi yapmak yasaklandı. Bir gazeteci jenerasyonu artık kulis haber diye bir şey olduğunu bile unuttu. Eleştirel haber yapmakta çok zorlanıyorsun. Yolsuzluk haberi diye bir şey kategorik olarak ortadan kalktı. Bu ortamda durumu en iyi idare edebilen, en başarılı gazeteci sayılıyor. Haber kuruluşları da yalnızca ne kadar iyi gazeteci olduğuna bakarak değil, vaziyeti ne kadar idare edebileceğine bakarak görevlendirmeler yapıyor.

Sizden de bu tip bir ‘idare etme’ talebinde bulunuldu mu?
Ben Ankara’dan İstanbul’a geldikten sonra siyasi çevreyle olan bağımı hızla kopardım. Siyasetçilerle durumu idare edecek bir pozisyona hiç gelmedim. İşin gereği olarak şöyle şeyler geliyordu tabii: Bir haberi ne kadar büyük ve nasıl göreceğinizle ilgili kendi içinizde değerlendirme yapıyorsunuz. Kritik durumlarda bu değerlendirmelere üstleriniz de dâhil oluyor. Siz de haberi eğip bükmemeye çalışıyorsunuz. Hepimizin başına gelen bir şey…

Çalıştığınız süre içerisinde bugüne kadar hiç “Ne yapıyorum ben burada” diye düşündüğünüz anlar oldu mu?
Son 10 yılda gazetecilik yapıp da, “Ben bunu niye yapıyorum” diye aklından geçirmeyen bir kişinin bile olmadığını düşünüyorum.

‘İmkâna sahip olsak bile haberin alıcısı var mı, emin değilim’

Hürriyet’e verdiğiniz söyleşide, ���Gazetecilik nasıl yapılır’ı bugünün koşullarında çalışırken de öğrenemeyecek bir genç gazeteci kuşağı mesleğe girdi” demiştiniz. Bu durum Türkiye’de gazeteciliğin geleceğini nasıl etkiler?
Gazetecilik okulda öğrenilemeyen bir şey, bunu öğrencilerin kendisi de biliyor. Yaparak, bakarak öğrendiğin bir şey. Birilerinin peşine takılarak öğrenilen bir şey. Dolayısıyla ne görürsen onu öğreniyorsun ama şimdi maalesef bu işin yapılması gereken koşullar ortadan kalktı. Pek çok kişi oyunun dışında bırakıldı, kurallar değişti. Hükümeti rahatsız etme çıtası çok düştüğü ve artık insanlar her haberi ateşten bir top gibi gördüğü için sektöre yeni girenler önceliğin ne olduğuna ilişkin farklı bir algıyla bu işi öğreniyorlar. ‘Fazla soru sorma’, ‘Basın toplantısına gittiğin zaman kurcalama’, ‘Kulisin peşine takılma’, ‘Eleştirel olma’ gibi… Sana söylemeseler bile öteki muhabirlerden bu sonucu çıkarıyorsun. Basın toplantısına gidip soru sorduğun zaman sana cevap “Hangi medyadansın” diye geliyor. Ne yapman değil, ne yapmaman gerektiği konusunda seni sıkı bir eğitimden geçiriyorlar.

Gazeteci adayı yetiştirmek gibi bir arzu duyuyor musunuz?
Bu iş en iyi, yapan biriyle öğrenilir. Mesela bu hafta Medyascope’a gittim. Ruşen (Çakır) orada çok sayıda genç gazeteci ve gazeteci adayıyla birlikte çalışıyor. Bana ne kadar istekli olduklarını, hemen hepsinin kendisinin başvurduğunu söylüyordu. İşin içinde, göstererek insanlara faydalı olacağını düşünüyorum. Bir yerden sonra kitabileşiyor, sıkıcılaşıyorsunuz. “Bizim zamanımızda” diye cümleler kurmak kimsenin yararına değil.

İmkân olsa Mirgün Cabas nasıl bir medya platformu kurar?
Televizyon kanalı değil ama web üzerinden yayın yapan, video ve yazılı haberi birleştiren bir platformun içinde olmak isterdim. Pek çok örneği olan bağımsız haber sitelerinin fonksiyonlarını birleştiren bir şey bence çok işe yarar. Oradaki sorun şu: Platformların hiçbirinin maddi gücünün olmaması… Bu işi hakkıyla yapmak, üzerine dayandığı emeği tatmin etme, kendine daha iyi bir zemin hazırlama gücü hepsinde kısıtlı. Daha da zor, biraz da umutsuz olduğum bir başka şey var: Dört başı mamur habercilik imkânına sahip olsak bile yapmak istediğimiz şeyin alıcısı var mı, çok emin değilim.

Medya tarafından haberleştirilmeyen birçok konu var ama bunlar arasında “Bu başlık nasıl bu kadar az işlenir” diye sıklıkla düşündürten hangileri?
Tek tek başlıklar var ve onlar çok daha büyük olguların parçalarını oluşturuyorlar: KHK ile işsiz ve mesleksiz bırakılan akademisyenler ve kamu çalışanları, gazetecilere uygulanan muameleler, saçma sebeplerle bir yıla yakın tutuklu olan onlarca gazeteci, Güneydoğu’da hâlâ devam eden baskı ortamı, HDP’nin yöneticilerinin hapiste olması ve hemen her gün bir HDP milletvekilinin ifadeye çağrılması, tutuklanması, gözaltına alınması… Hepsi yok sayılan şeyler… Bunların haberi yapılabilse herkes her gece yatağa daha huzurlu gider oysa.

‘O gün askerin yaptığını bugün sivil iktidar yapıyor’

Kürt meselesinin medyada işlenişine dair düne bugünden baktığınız zaman 2001’de nasıl bir tabloyla karşılaşıyorsunuz?
Bir tartışma programında dengeli bir kadro kurup, Kürt sorununu konuşuyorsak orada Kürt siyasetinden birinin olması gerekir. 2000’lerin başında Kürt siyasetinden yayına çıkardığın her isim, şikâyete sebep oluyordu. Mesela Ahmet Türk gibi mutedil insanları bile çağırsan program başladıktan sonra Ankara temsilcisi arıyor. “Bilmem kim aradı” diyor, askerin ne kadar mutsuz olduğundan bahsediliyor. O durum patrona gidiyor. Patron da kendini tehdit altında hissediyor ama boyutunu bilemiyor. Patronların kulağına konuşan bir sürü insan var. Hepsi de işgüzarlık yapmak için kendini paraladığından, olanlar olduğundan misliyle yansıtılıyor. Yani askerler eskiden bize ekranda Kürt sorunu konuşuluyor diye fırça atıyordu. Bugünden ne farkı var?

Kraldan çok kralcılık durumu mu?
Çok. Bu bir meslek ya zaten. Medya patronlarının etrafında bu işi yapan profesyoneller var. Bir anafor oluşuyor ve sana da yansıyor dalga dalga. “Bu konuyu yapmam gerekiyor ama Kürt çıkaramıyorsam Kürtler adına konuşacak liberal birini çağırayım” diyorsun. Bugün ne oluyor? En son anaakım kanala çıkan Kürt siyasetçi kim? Yok. Bugün de çıkarmıyorlar. O gün askerin yaptığını bugün sivil iktidar yapıyor. Bir partinin iki genel başkanı aynı anda hapse girebilir mi? Bu kadar çok milletvekili tutuklanabilir mi? Bu kadar insan yok sayılıyor olabilir mi? Bir parti var orada ve lanetlenmiş gibi bakıyorsun. Peki 2001 mi kötüydü bu anlamda, 2017 mi daha kötü?

“Yaşam boyu editörüm” dediğiniz Can Kozanoğlu ile arkadaşlığınız eskiye dayanıyor. Nasıl tanıştınız? İki gazeteci, birbirinizi nasıl besliyorsunuz?
Valla onu besliyor muyum bilmiyorum ama ben ondan çok yararlanıyorum! Tanışmamız, 1990’ların sonuna denk geliyor. Ankara’dan İstanbul’a geldiğim tarihlerde tanıştık. Asıl yakınlığımız 2001 yılında başladı. NTV’de Can’la beraber çalışmak için konuştuk, Cem Aydın da (Doğuş Yayın Grubu Genel Müdürü) çok heyecanlandı. Çok hızlı bir şekilde anlaştık. O sıra yapacağım programın editörü olarak işe başladı. İlk mesai günümüz, 11 Eylül 2001. Kulelere çarpan uçakları yan yana seyretmiştik televizyonda. Sonra uzun süre aynı programlarda beraber çalıştık. Çok mesaimiz oldu. Onun ötesinde de çok yakın arkadaş olduk. Her zaman aklına güvendiğim, danıştığım biri oldu. Bu kitabı düşünmeye başladığım zaman Can bir süre sonra, “2001’in hikâyesini bu şekilde formatlasan mı” dedi bana. Onun üzerine biraz daha amaçlı bir şekilde arşiv taramaya başladım. Çok yardımcı oldu. Kitabı benden sonra en iyi bilen insan.

‘Çocukların kafasının hurafeyle dolmasından endişeliyim’

Eşiniz Tuba Ünsal’a teşekkür ederken, “O olmasaydı olabileceğim kadar özgür biri olup bunu yazamazdım” demişsiniz. Evlilik sizin için ne ifade ediyor?
Evlilikle ilgili çok ciddi sıkıntı ve endişelerim vardı. “Evlilik nasıl bir şey” diye soranlara, “Kiminle evli olduğuna bağlı” diyorum. Günlük hayatta biz birbirimize çok alan tanıyoruz. Geleceğe dair çok endişen varsa işinde yapman gereken şeyleri gerektiği gibi yapamazsın. Özgürlük biraz da oradan kaynaklanıyor. Yani ben istemediğim bir şeyi yapmak zorunda değilim ve bugüne kadar da yapmadım. En büyük özgürlük bu. Gelecekle ilgili sorumluluklarımı paylaşabildiğim, güvenebileceğim bir karım var. “En kötü ne olabilir” sorusuna verebileceğim bir cevabım var.

Çocuk bakımıyla ne kadar ilgilisiniz?
Çok ilgileniyorum. Evde bununla ilgili kurulmuş bir düzen var tabii ama olabildiğince fazla müdahil olmaya çalışıyor ve temel ihtiyaçları konusunda ne olup bittiğini görmek istiyorum. Olabildiğince çok vakit geçirip onlarla seyahat etmek istiyorum. Gittiğim yerlere onları da götürmek… Büyük aile resmini onlara da yaşatmak için uğraşıyorum. İnsanın vakti olunca anne baba olmak çok keyifli bir şey. Anne ve babalık vicdan azabı üzerine kurulu bir şey ya… O da zamansızlıkla ilgili… Zamanın olduğunda hakikaten zevkli bir şey haline geliyor.

Gözlemlediğiniz kadarıyla, Türkiye’de erkeklerin çocuk bakmak konusunda karnesi nasıl?
Benim yakın çevrem benim gibi ama tabii çemberin dış halkalarına gittikçe durum değişiyor. Herkes çocuk bakımıyla ilgili aynı kanaate ya da meraka sahip değil. Çocuk sahibi olmakla ilgili yaklaşımları da sorumluluk duyguları da birbirini tutmayabiliyor. Kendimle kıyasladığım zaman anne babamın bana yaklaşımıyla benim çocuklarıma olan yaklaşımım arasında bile dağlar kadar fark var. Çocuk yetiştirmenin dinamikleri de değişiyor.

Türkiye’de çocuk büyüten bir baba olarak sizi en çok kaygılandıran nedir?
Eğitim. Çocukların düşünce yapılarının nasıl şekilleneceğinden endişe ediyorum. Kafalarının içinin bin tane hurafeyle, çarpık düşünceyle dolmasından ve bunun sistemli bir şekilde her yerden şırınga ediliyor olmasından endişeliyim. Çocuğu en korunaklı okula da gönderseniz bu bir şekilde zerk ediliyor sistemin içine. Bunlarla nasıl mücadele edileceğini bilmiyorum ve bundan endişeleniyorum. Rasyonel düşünmeyi öğrenmeleri gerekiyor, düşünmeyi öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Çocukları kul yapmak için kurulmuş bir sistemden çocukları nasıl koruyacağız bilmiyorum. Çocukların dil öğrenmelerinden çok benim önceliğim bu… Önlemleri de buna göre almaya çalışıyoruz.

Son dönemde sizi çok şaşırtan bir soruları oldu mu?
Şöyle bir şeyle karşılaştık: Çocuklardan birinin okulunda terör tatbikatı yapılmış ve bize haber vermemişler. Biz bunu çocuk eve geldiğinde öğrendik. Bir sürü sorular sordu ve kardeşine de anlattı. Afallamış durumdaydı. Biz ondan öğrendik, şaşırdık. Bu olay neye dikkat etmemiz gerektiği konusunda bize bir alarm çaldı.


Mirgün Cabas – 2001: Eski Türkiye’nin Son Yılı

Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 544
Ebat: 14 x 21
İlk Baskı Yılı: 2017
ISBN: 2789788610618