Mitos başa kuzgun leşe
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Bir kadın, tişörtündeki iletisiyle, geçmişimize, belleğimize sahip çıkarak bu kısırdöngünün kırılabileceğini öneriyor.

Bedeni ve hiyerarşini model alarak örgütlenmiş bir kurumda yaşıyorsanız ve organlarını başkan, başbakan, kolluk kuvvetleri, ayak takımı gibi beden metaforlarıyla adlandırıyorsanız, bedenle ilgili özdeyişlerden de payınıza düşeni alırsınız. Deneyimsizliğin göstergeleri sloganların çoğaldığı bir çağda, atasözlerine, deneyimin sesine kulak vermek lazım: “Balık baştan kokar”. Bu saptama, doğrudan balığa dair gözlemden çıkarılsa da bir beden gibi örgütlenmiş, devlet de dâhil tüm kurumlarda sık sık görüldüğünde bir metafora dönüşmüştür. Ve toplumsal gövde kokuşmuşsa, başın çoktan kokuştuğunu atalarımız tecrübeyle sabitlemişler. Kokuşan bir balık vakası yaşıyoruz ve balığın gövdesinden çıkan kötü kokuları medya parfümüyle, olmadı şiddetle örtmeye çalışan bir baş var şimdi. Evet, önce baş, ardından da gövde kokuşur; o halde başın, hâlâ taze ve dipdiri bir baş olduğu iddiasını sürdürmek için toplumsal çürümeyi makyajlamaktan başka çaresi yok. Üstelik kokuşmaya direnenleri operasyonla kesip atmayı düşünüyor. Çürümeye yüz tutmuş gövdeden çıkan pis kokulara burnumuz alışınca, tıpkı bir zamanlar Haliç kıyısında yaşayanların çürüme kokusuna alışmaları gibi, bizim de çürüyen ortamda yaşamaya aldırış etmememiz bekleniyor. Çürüyen sadece gövdelerimiz değil, belleğimiz de çürüdükçe, geçmişsiz ve geleceksiz kalıyoruz.

mitos-basa-kuzgun-lese-128381-1.

“Sevgili geçmiş, tüm dersler için teşekkürler/ Sevgili gelecek, hazırım”: Evlilik yaşamı boyunca, aile kurumunun başından, kocasından şiddet gören ve tekrarlayan darbelere, daha fazla çürümeye dayanamayıp bir karar anında çürümüş baştan kurtulan Çilem Karabulut’un tişörtünde, geçmişine ve geleceğine sahip çıkan bir kadının çığlığı yazılıydı. Biz, ders çıkaracak geçmişi olmayanlar, aşkınlığın darbelerine her an maruz kalmaya ve çürümeye devam ediyoruz ama. Kendisini bir aşkınlık olarak dayatan başın sürekli tekrarlardan oluşan darbeleri bedenimize indikçe, hep aynı olan geri döndükçe, mitolojik bir evrenin içindeyiz demektir. Mitoloji, evrenin yaratılışına dair anlatılan öykülerin sürekli yinelenen ritüelleriyle iş görür; mitolojide biriktireceğiniz, yeryüzüne dair kişisel deneyimleriniz olmadığı için ne geçmişiniz ve şimdiniz ne de geleceğiniz vardır. Tekrarlayan darbelerin kısır döngüsüne kapatılmış bir insan, aşkın bir iktidarın darbeli matkap gibi durmadan tekrar eden şiddetini de tefekkürle karşılayacaktır. Bir kadın, tişörtündeki iletisiyle, geçmişimize, belleğimize sahip çıkarak bu kısır döngünün kırılabileceğini öneriyor.

Her ne kadar aşkın darbelere maruz kalsak da, yeryüzüyle, birbirimizle kurduğumuz içkin ve barış dolu ilişkilere dair geçmişimiz, yeryüzünün ve bedenimizin kıvrımlarında kalıntılar halinde birikmiştir. Ve düşünmek için illa da filozof olmanız gerekmez ama Kant, “her filozof eserini, bir başka eserin kalıntıları üzerine inşa eder” derken, düşünme eylemi için belleğin gerekliliğini vurguluyordu. Şiddet yüklü darbelerle, tekrarlarla belleksiz bırakılmaya çalışılan bir bedenin kısır döngüden kurtulması için, kıvrımlarında saklı geçmişine ait kalıntıları bir araya getirmesi ve düşünme eylemini başlatması yeterli. Bir araya getirmek anlamına gelen ‘legein’ sözcüğünden türemiş ‘logos’, yani akıl, tek tek veri parçalarını, doğrulanabilir olgu parçalarını bir araya getirirken, iktidarın yaslandığı mitos ise, hep aynı teraneleri yineleyerek aklı, akıl yürütmeyi dumura uğratacaktır. İşine öyle gelir çünkü. Sorgusuz sualsiz bir aşkınlık olarak kendini dayatması ve kalıcı olması için mitostan başka dayanağı yoktur.

Dolayısıyla despotlar logosu değil, mitosu sever. Babil Kenti’nde de despot, yerini sağlama almak için kendi mitik anlatısını sahneliyordu. Her yıl yinelenen bayramda, teatral bir gösteri olarak, kozmosu, yani düzeni temsil eden Marduk, kaosu temsil eden Tiamat’ı öldürür ve böylelikle siyasal düzen korunmuş olurdu. Her gün sahneye konulan kaos-kozmos oyununa alıştığımıza göre, şimdi her gün bayram bize. Logosu, yani aklı yürütmek yerine, mitosun kokuşmuş çamurunda debelendikçe, başımıza gelecekler tecrübeyle sabitlenmiştir: “Mitos başa, kuzgun leşe.”