Modern endişe
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
Kaygıyla başa çıkılabilir mi?
Kaygıyla başa çıkılabilir mi? Yaşamanın getirdiği zorluklara, hayatın tehlikelerine karşı duyduğumuz derin korkunun yarattığı etkilere karşı hepimizin kendine göre yöntemleri var. Kaçınma, uzak durma, yok sayma… Kaygıyı akıldan uzak tutmaya çalıştıkça, kaygı güçleniyor. Uzak tutmayıp, kaçmayıp da ne yapacağız? Kaygıyla başa çıkma yollarını arayan psikoterapistlerin öneri listesindeki maddelerden birisi, Roosevelt’e yakıştırılan “her gün korktuğun bir şeyi yap” sözüne dayanıyor. Hasta olmaktan korkuyorsanız, bu tavsiyeyi uygulamak uğruna korktuğunuzu gerçekleştirmek için hastalanamasanız bile “garanti hastayımdır”ı defalarca tekrarlayabilirsiniz. 'Her gün korktuğun bir şeyi düşün'mek korkunun azalması ya da dayanılır hale gelmesi için işe yarayabilir.

O zaman en temel korkularımızdan ölümü ne yapacağız? Korktuğumuzu başına getirmek gibi bir terapi tekniği uygulanamayacağına göre ( o zaman ölürüz, değil mi?) ölümün kaçınılmazlığını hatırlamak, kendimize hatırlatmak korkumuzu (bir tür terapi gibi) azaltabilir mi? Zincirlikuyu mezarlığının giriş kapısının üzerindeki yazı (bir ayetten alıntılanmış olduğu vurgulanan “Her canlı (nefs) bir gün ölümü tadacaktır”) hakkında Mayıs ayı içinde gazetelerde epey bir tartışma olmuş, kaçırmışım.

'Endişeli modern'lere yazıdan rahatsız oldular diye çatanlar, sadece dinsel kutsallık gibi ikna gücü sadece dindar insanlara sınırlı kalabilecek bir gerekçeye sığınmasalar da olurdu. Bu cümleyiher gün görmenin, beklendiğinin aksine, ölüm korkumuzu azaltabileceğini söyleselerdi, hayatın modernlik tanımayan en arkaik, en köklü korkusuyla başa çıkmak için ortaklaşa bir adım atmış olurduk milletçe. Endişe ortak zira.

Modern hayat endişeyi arttırıyor mu? Evet. Bugün Amerikalı lise öğrencilerinin endişe düzeyi 1950’lerde psikiyatri hastanelerinde yatanlarınkinden yüksek. Modern endişeler, klasiklerle aynı olsa da; yoğunluğu, şiddeti ve yaygınlığı çok artmış durumda. Ya da, artık biz başa çıkmayı eskiler kadar beceremiyoruz.

Tüpgaz mı öldürür, nükleer santral mı?

Bu ikileme benim bir katkıda bulunmam sizi şaşırtmasın. Önceki paragrafta İkisi de öldürebilir. Olabilir, mümkün. Olası. Ne kadar olası? Tüp gaz deyip geçmeyin, milyonlarca evde mevcut olduğunu unutmayın. O sebeple, tüp gaz bir seferde az kişiyi öldürse de, çok yerde aynı etkiyi gösterebileceği için pek tehlikesiz sayılmaz. Hatta toplamda bir nükleer santral kazasından daha fazla sayıda ölüme yol açmış olabilir. Nükleer santralın (kaza ile ölüme yol açma bakımından) farkı tüpgazın yıllar içinde tek tek ya da üçer beşer öldürerek ulaştığı toplama, nükleerin bir çırpıda varabilmesinde, belki de. Yirminci yüzyıl diktatörlerinden birisine yakıştırılan söze bakarsanız, “bir kişi haber, yüzbin kişi bir istatistik/sayı”. O sebeple 1’i aştınız mı, vahim durumun algılanışı çok farketmiyor aslında. Başbakanın demesinde olduğu gibi “ha tüpgaz, ha nükleer” sonucuna varmak kolayca mümkün. Seçim meydanlarının atışmalı ortamında “Kaza geliyorum demez” diyenlere karşılık olarak, başbakanın Zincirlikuyu’daki yazıyı aktarmasının yanısıra, daha laik alıntılar yapmak isterse,  “atın ölümü arpadan olsun” (örneğin, bir kaza durumunda kim vurduya gidecek yurttaşları kalkınma şehidi ilan etmek) ya da “korkunun ecele faydası yok” gibi atalardan alınma sözleri sarfetmesi uygun olur.

 
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız