Anasayfa KÜLTÜR SANAT Modern, köklerine geri dönüyor: Ur-modernite

Modern, köklerine geri dönüyor: Ur-modernite

Düş âleminde yaşıyoruz. Yuvamızı yitireli çok oldu ama hâlâ yuvamız varmış gibi davranıyoruz; kabuklarını yitiren keşiş yengeçleri gibi çırılçıplak yakalandık. Sadece sığındığımız hayallerimiz var, geçmişin hayalleri. Uzuvları kesilmiş bir bedenin, artık yerinde olmayan organlarını duyumsamasına benziyor bizimkisi. Hayalet uzuv sendromu. Eskinin tüm organları, kurumları, toplumsal bağları, değerleri kesilmiş ama biz sanki varmış gibi onları hareket ettirmeye, harekete geçirmeye çalışıyoruz. Tuhaf bir patoloji. Ve üstelik gözlerimize de hayal perdesi inmiş; geçmişe ait imgelerle hayal âlemlerine dalıyoruz. Bu patolojik duruma nostalji deniliyor. Modern travma olarak tıp ve toplum tarihine geçmiştir.

Alp Dağları’nda çobanların sığırları otlatırken boruyla çaldıkları geleneksel İsviçre ezgisi ‘Kuhreihen’, yurtlarından uzak, yabancı topraklardaki İsviçreli paralı askerleri can evinden vuruyor ve askerleri yoğun bir melankoliye sürüklüyordu: Sıla özlemi. Bu ezgiyi dinlediklerinde intihara kalkışanlar bile olmuş. Geçmişe, yitirilen yuvaya yönelik bu özlem duygusunu 1688’de İsviçreli hekim Johannes Hofer bir hastalık olarak tanılamıştı. Yunanca ‘nostos’ (yuvaya dönüş) ile ‘algos’ (acı, ıstırap) sözcüklerinden oluşturduğu ‘nostalji’ adını uygun gördü bu vaka için. Askerlerin nostaljiye yakalanmalarını önlemek için ‘Kuhreihen’ dinlemeleri yasaklandı.

Yeni bellek inşası!

İsviçreli askerlerin yaşadıkları erken modern deneyimdi; 17. yüzyıl, modernitenin su yüzüne çıktığı yüzyıl. Yerinden yurdundan edilmiş insanları modern tıp patolojikleştirmiş ve ardından tedavi yöntemi olarak sıla ezgisi dinlemelerini yasaklamıştı. Ve 20.yy’da Walter Benjamin de modern deneyimin daha şiddetlisini yine savaş üzerinden anlatmıştır, Birinci Dünya Savaşı: “Bir zamanlar okula atlı tramvayla giden bir kuşak, artık bulutlardan başka her şeyin değiştiği topraklarda, çıplak gökyüzünün altında buluverdi kendini. Ve bulutların altında, şiddetli patlamaların, akıntıların ortasında kalakaldı küçük, korumasız insan bedeni.” Modern travmayı tedavi etmek için bu kez geçmiş, toplumsal bellek yok edilecekti.

Her ne kadar modern olana karşıt bir iktidar varmış gibi algılansa da, yaşadıklarımız modern olana dahildir. Savaş alanında yaşananları şimdi biz yaşıyoruz, hem de en şiddetlisinden: Yuvanın, belleğin ve değerlerin yitirilmesi, yerinden yurdundan edilme ve melankoli. Moderniteye tam alıştık derken bastığımız zemin birden altımızdan çekiliverdi ve çıplak gökyüzünün altında, şiddetli patlamaların ortasında kırılgan bedenlerimizle baş başa kalakaldık. Cennet anaların ayakları altındaydı; şimdi analarımız devletin ayakları altında cehennemi yaşıyor. Kutsal olan hızla süflileşirken, tanıdığımız peyzaj cehenneme dönüşüyor ve yitirdiklerimizin yasını bile tutamıyoruz. Yaşadığımız melankolidir, o kadar hızla değişiyor ki her şey, neyi yitirdiğimizi bile unuttuk.

Katı şey şimdi doğrudan buharlaşıyor

Başa döndük. Artık post-moderniteden değil, ‘ur-modernite’den söz edebiliriz ancak. Yani köklerine geri dönen moderniteden (Ur-: ‘en erken’, ‘orijinal’). Urlaşmak da diyebilirsiniz. Modernizmin meşhur sloganı “her yaratıcı hareket öncesinde bir yıkımla başlar”, şimdi sadece yıkımı yüceltiyor. Sistem yıkımla besleniyor. Modernitenin en yıkıcı ve orijinal hâli. Modernite tam gelenekselleşti derken, bir gelenek karşıtı hareket olarak şimdi köklerine, faşizme geri dönüyor. Gelenekselleşirken bireylere akıl bahşetmişti, şimdi kapitalizmin saf araçsal aklı dünyayı yönetsin diye, bahşedilen aklı geri alarak bireyleri tüm kazanımlarından yoksun, çırılçıplak bırakıyor. 1835’te Darwin’in Şili’de yaşadığı depremi iliklerimize dek hissediyoruz: “Kötü bir deprem en köklü kavramları altüst edebiliyor. Sağlamlığın simgesi olan toprak, tıpkı bir sıvı üzerinde yüzen bir kabuk gibi ayaklarımızın altından kaydı.” Daha da şiddetlisi. Katı olan her şey sıvılaşamadan, doğrudan buharlaşıyor. Ve biz hâlâ yuvamız ve organlarımız varmış gibi davranıyoruz. Düşten uyanmanın ve Brecht’e kulak vermenin zamanı: “Eski güzel günleri özlemeyi bırakın, yeni kötü zamanlarla başlayın işe.” Organlarımız yok şimdi ama bedenlerimiz var. O zaman direnişe “organsız beden”lerimizle başlamak zorundayız.

BİRGÜN TV'Yİ YOUTUBE'DA TAKİP EDİN

11,517AbonelerABONE OL
- Reklam -

SON HABERLER

Nijerya’da kaçırılan 4 Türk için operasyon başlatıldı

Nijerya’da 4 Türk vatandaşı Cumartesi gecesi kimliği belirsiz kişilerce fidye için kaçırıldı....

Babacan ekibi parti kurmak için temaslarını sürdürüyor

AKP’den kopup yeni parti kurma çalışmaları yapan Abdullah Gül’ün, Ali Babacan’ın ve...

İran: ABD ajanlarını gözaltına aldık

İran İstihbarat Bakanı Mahmud Alevi, ülkede "ABD ve yabancı ülkeler adına casusluk...

Adana’da bir kişi daha metil alkol zehirlenmesinden yaşamını yitirdi: Toplam ölü sayısı 22 oldu

Kozan ilçesinde, geçen 14 Temmuz'da alkol içen A.D., fenalaşınca yakınları tarafından Kozan...

AKP’li vekilden hükümete eleştiri: Kanuna destek vermedim

AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarını ilgilendiren düzenlemeler...

İran’dan İngiltere’ye: ABD sizi bataklığa çekmeye çalışıyor

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'u hedef...

Adam Peaty’den dünya rekoru: 57 saniyenin altına inen ilk sporcu

Adam Peaty, Güney Kore'de düzenlenen Dünya Şampiyonası'nda erkekler 100 metre kurbağalamada dünya...

Didim’de deniz temizlendi, halı bile çıktı

Aydın'ın Didim ilçesinde, protokolün de katılımıyla dalgıçlar tarafından yaklaşık bir saat temizlik çalışması...

THK’den eski yöneticiler için suç duyurusu

Türk Hava Kurumu (THK) Genel Başkanlığınca, kurumun eski yöneticileri hakkında 'ihaleye fesat...

İzmir Film Festivali yarın başlıyor

Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı ve Asitem destekleri ile...

Sonraki haber