Moskova Deklarasyonu üzerine
25.12.2016 10:12 BİRGÜN PAZAR
Bu deklarasyon AKP’nin 14 yıllık dış politikasının reddi mirasıdır. Peki bu noktaya gelinmesi için Amerika’nın küresel ve bölgesel yönelimlerinin değişmesini beklemek yerine çok daha insancıl öğeler öncelik alınarak bunca acı ve göç yaşanmadan bir mutabakat oluşturulamaz mıydı?

ALİ HAYDAR HAKVERDİ - CHP Ankara Milletvekili


Antik Yunan’ın Atinalı Generali Tukididis, “Ortak korkular bir ittifakın tek sağlam temelidir” demiştir. Sovyetler Birliği'nin dağılması ile birlikte Atlantik İttifakı'nın temelini oluşturan bu ortak korku ortadan kalmıştı. Rusya ve Çin’in ekonomik anlamda küresel pazara entegrasyonları da NATO’nun kurucu bileşenlerini değişen dünya karşısında yeni güvenlik konseptleri oluşturmaya itiyor. Dengeler değişiyor yeni denklemler kuruluyor, eski dostlar düşman oluyor.

İran, Rusya ve Türkiye arasında varılan Suriye mutabakatı ile birlikte yayınlanan Moskova Deklarasyonu, küresel güçler arasında yaşanan rekabetin yeni bir evreye girdiğinin de beyanı niteliğinde. Moskova Deklarasyonu'nu doğru okuduğumuzda aslında bu mutabakatın Suriye için ön görülen lokal bir mutabakattan çok daha fazlasını ifade ettiğini görürüz. Bu deklarasyonla Kuzey Atlantik paktının bir dönem Ortadoğu için öngördüğü kompozisyon çökmüştür diyebiliriz. Bir dönem diyorum çünkü gelinen noktada NATO’nun kurucu bileşenlerinin bölgesel ya da küresel anlamda ortak bir kompozisyon oluşturma olasılığı pek yok.

Moskova Deklarasyonu aslında yeni bir mutabakat sayılmaz. 21. yüzyılın başında Amerika ve Rusya arasında yeniden yükselen gerilim, ekonomik anlamda iki ülke sermayesini de yordu. Bu durum küresel pazara hâkim olma konusunda Asya- Pasifik'te Çin’in, Avrupa’da ise Almanya’nın ön plana çıkmasına vesile olan koşulların en önemlilerinden birini oluşturdu. Yeni süreçte Amerikan emperyalizminin tehdit algıları ve güvenlik öncelikleri de değişmeye başladı. Ulusal çıkarları gereği bir süre önce Amerika ve Rusya, Suriye konusunda Kürdistan hariç bir mutabakata varmış ve Ortadoğu için yaptıkları askeri harcamaları kısma kararı almışlardı. Değişen dengelerle birlikte küresel mücadelenin ekseninin de değiştiğini söyleyebiliriz. Yeni süreçte Pasifikte Amerika ve Çin arasında çoğunlukla askeri ve ekonomik rekabet büyürken, yaşlı kıta Avrupa’da ise Amerika-İngiltere ortaklığı ile Almanya çoğunlukla ekonomik rekabet içerisinde karşı karşıya geliyor.

Neden bunları anlatıyorum. Çünkü Moskova Deklarasyonu da, Halep sorunu da, hatta 15 Temmuz Askeri Darbe Girişimi de, şehirlerin merkezinde patlayan bombalar da, büyükelçi suikasti de, hepsi ama hepsi değişen bu denklemlerle alakalı. Ancak okur beni mazur görmeli. Çünkü her birinin ayrı ayrı bir alt metni var. Bu yüzden hepsini bir çırpıda anlatabilmem imkânsız.
Konuya asgari düzeyde de olsa vakıf olmamızı sağlayacak dip notları verdikten sonra bu konuların tek tek üstünden atlayıp Moskova Deklarasyonu'nun olası etkilerini öngörmeye çalışmak gerekiyor. Her şeyden önce bu deklarasyon sonrası ülkemiz, “satışa geldiğini düşünen” cihatçı grupların yeni hedefi haline gelecektir. Türkiye’de doların ateşi daha da yükselecek ve maalesef emperyal devletler tarafından desteklenen ve kaotik siyasal iklime kan taşıyacak terör eylemleri daha fazla devreye sokulacaktır.

Deklarasyonun birinci maddesi mevzilerine ABD bayrağı çeken Kürtler için gelecek zor günlerin de ilanıdır. PYD, Halep’teki kuşatmadan çıkartılan cihatçı militanlarla Kuzey Suriye’de karşı karşıya gelecektir. Kürtler Irak Bölgesel Yönetimi ile yetinmek zorunda kalacaklar. PYD’nin Kantonları birleştirip Kürdistan kurma ihtimali 15 Temmuz Darbe Girişimi'nin ve Fırat Kalkanı Operasyonu'nun ve Moskova Deklarasyonu'nun ardından rafa kalkmıştır.

NATO’da çift başlılık büyüyecek NATO’nun varlık sebepleri çok daha tartışılır hale gelecektir. Deklarasyon ile 15 Temmuz sonrası Genel Kurmay Karargâhı'na atanan ABD Subayı çayını içmeye devam ederken NATO subayı geri çağırılabilir ya da rütbesi daha düşük bir subayla değiştirilebilir (Bu cümle kinaye içermektedir.)

Öte yandan bu deklarasyon AKP’nin 14 yıllık dış politikasının reddi mirasıdır. Peki bu noktaya gelinmesi için Amerika’nın küresel ve bölgesel yönelimlerinin değişmesini beklemek yerine çok daha insancıl öğeler öncelik alınarak bunca acı ve göç yaşanmadan bir mutabakat oluşturulamaz mıydı? Sanırım dünyada demokrat, sol, sosyalist güçler belirleyici bir aktör olarak ön plana çıkmadığı sürece bu sorunun cevabı hep hayır olacak. Yine de bu mutabakat şu ya da bu sebeple sağlanmış olsa da bölgedeki çatışmaları azaltacağı için desteklenmelidir. Sivil kayıpların önünü almak ve göç dalgasını yavaşlatarak geri dönüşlerin önünü açacak koşulların oluşturulması açısından olumlu bir adımdır. Ancak yukarda anlatmaya çalıştığım gibi bu adımın da maalesef ülkemiz için ciddi bedelleri olacaktır.