‘Muhalefetsiz sanat, yumurtasız omlet gibidir’
01.01.2018 08:33 YAŞAM
Cenk Taner, sanatta sansürü “Yöneten sınıf oldukça, sansür öyle ya da böyle olacaktır. Mühim olan bunu minimize edebilmektir” sözleriyle yorumluyor

BURAK ABATAY @abatayburak

90’ların başından beri varlığını sürdüren Kesmeşeker, 10. albümleri Kadıköy ile yeniden karşımıza çıktı. Kesmeşeker, 90’larda faili meçhul cinayetleri için “Failûn mefailûn, failû meçhulûn/ Yeter artık yeter, bu kaçıncı ölümüm” dediyse bu albümde de “Dahi çocukları düşlerinden vurdular/ Şili’de, İstanbul’da, Gezi’de” diyerek dönemin politik nabzına yine dokunuyor. Grubun kurucusu Cenk Taner ile Kadıköy’ü, Kadıköylülüğü ve sanatçının muhalif olmasını konuştuk.

»Kesmeşeker ile 8, solo olaraksa 2 albüm yayımladınız. Albümleri neye göre solo ya da grup olarak sınıflandırıyorsunuz?
Çok planlanan şeyler değil aslında. Birincisinde (İzin Vermedi Yalnızlık) çok fazla akustik şarkı birikmişti, kişisel şarkılardı bunlar, Ada Müzik’ten teklif geldi ve hepsini bir araya topladık. Biraz da o zaman grup işi yormuştu beni açıkçası. Tek başına, sakin bir albüm oldu. Sonrasında eski grup elemanlarının toplandığı 20. Yıl albümü çıktı ardından bir solo albüm daha çıktı. Tamamen içsel hissiyatıma göre davranıyorum. İnsanlar da çoğu zaman Cenk Taner ile Kesmeşeker’i ayırmadığını söylüyorlar, onun için bu albüme külliyatın onuncu albümü diyoruz. Aslında Kesmeşeker olarak 8 albüm var ama solo albümlere de Kesmeşeker adını koysaydık bir şey fark etmeyecekti.

»‘Kadıköy’ albümünün sürecinden bahseder misiniz biraz?
Bu albüm için geçen yaz bizim evde toplandık, ben arkadaşlara şarkıları çaldım, sonra klasik kayıt, düzenleme vs. işleri başladı. En sonunda çıkardık albümü. Biz eski jenerasyon olduğumuz için albümü böyle elimizde tutmayı seviyoruz, CD ya da plak formatı… Plağı da çıkacak albümün, plak formatı devam eder ama cd olarak son albümümüz olabilir. Çünkü artık insanlar alıyor ama CD Player yok evinde, nerede dinleyecek ki? O yüzden dijital platformu bekleyen de çok insan var.

»Bu albüm bizim bildiğimiz Kesmeşeker soundundan çok uzakta değil. Önceki albümle bu albüm arasında farklar var mı?
Müzik olarak var tabii, tavır olarak da var. Klavyeler var bu albümde ve daha rahat çalışıldı. Fazla da kasmadık açıkçası. Vokal aynı olduğu sürece grubun sound’u çok değişmiyor ama bir iki parçada benim vokalimi yadırgayanlar da yok değil. Onu ben de fark ettim ama değiştirmedik. Bu senenin mahsulü de bu diyerek o şekilde bıraktık; üzüm mahsulü gibi. Biz de inanamıyoruz bazen 10. albüm olduğuna ama onun da bir rahatlığı yok değil. Müzikal olarak farklılıklar olabilir ama sonuçta aynı insanın yazdığı şarkılar. Bir insan hep aynı şarkıyı yazar derler, onu çeşitlendirir, düzenlersin. Bizim için önemli olan tavırdır. Mühim olan Kesmeşeker’in hâlâ albüm yapıyor olmasıdır. 90’lardan gelen kaç grup kaldık diye bakarsan işte 2-3 grup sayabilirsin anca. Grup olarak duruşumuzu koruyor olmamız, sponsor almamamız, reklamlara şarkı vermemektir, bunlar mühimdir bizim için.

»Müzik piyasasındaki genel işleyişi nasıl buluyorsunuz?
Biz çok uzun bir yoldan geldiğimiz için çok fazla şey gördük; rock müzik ne denilen günlerden geldik, pop patlaması gördük, arabesk furyasını gördük, piyanist şantörleri gördük, uzun bir yoldan geliyoruz. Senin duruşun, piyasadaki yerini belirliyor. Türkiye’de bir şey üretilmiyor derler aslında üretiliyor; mazeret çok üretilir bu ülkede. Bu mazeretlere sığınmadan üretmek mühim olan. Bizim yaptığımız da o oldu, piyasayla ilgili hiç mazeret üretmeden çalıştık. Sağ olsun plak şirketimizle de tek bir anlaşma yaptık, siz ürettiğiniz sürece biz de basarız albümlerinizi dediler. Onlar da istikrarlı davrandılar. Ama dünyada da böyle 30 yıllık grup azdır çünkü grup işi çok zor başlı başına. Bizden önce başaran insan da çok az, ya çok uzun aralar vermişler ya da kendi isimleriyle yola devam etmişler. Ama elemanlar değişir önemli olan dediğim gibi tavrını korumaktır. Müzik piyasası dediğimiz şeyin durumu da belli sonuçta, kendi besteleriyle bir müzisyenin para kazanması için uzun yıllardan beri bu işi yapıyor olması lazım bu da sürekli konser vermek demek çünkü kimse albümden para kazanmıyor. O da belli bir zaman sonra yıpratıyor insanı. Zor işlerdir ama her jenerasyondan birkaç kişi çıkar, umarım biz de onlardan biri olmuşuzdur.

»Kitlenizde değişim var mı?
En başta bir kitle ediniyorsun onlar büyüyor, işler güçler başlıyor ve sistem babadan oğula devir şeklinde ilerliyor. Bizim kitlemiz misyoner gibi çalıştı, çok kemik ve iyi bir dinleyicisi vardır Kesmeşeker’in. Pozitif anlamda o misyonerlik faaliyeti hep devam etti ve kitle grubu tanıttı bir şekilde. Sonraki zamanda internetin yaygınlaşmasıyla insanlar oradan ağlar kurdu ve çok uzak yerlerden insanlar birbirini buldu. Anlaşıldı ki aslında çok insan varmış bizi dinleyen ama birbiriyle bağlantısı yokmuş. 1999’da “İçinde İçindekiler Vardır” albümümüz çıktı ve dinleyicimiz için “uçsuz bucaksız azınlık” ifadesini kullandık, kaç kişi olduğu değil kim oldukları önemlidir anlamında bir slogan. Kesmeşeker dinleyicileri ilk defa birbirini görse bile, biri Ağrı’dan öteki Kadıköy’den gelir ve kırk yıllık arkadaş gibi konuşurlar çünkü ortak bir frekans var aralarında. Gezi’den sonra çok tanıyan oldu bizi çünkü şarkılarımız duvar yazısına dönüştü; “Her Şey Sermaye İçin Sevgilim” gibi.

»Peki Ağrı’dan gelenle Kadıköy’den geleni bir arada tutan frekans ne tam olarak?
Onu adlandırmak zor ama belki o naiflik, o samimiyet duygusu olabilir. Çünkü o iki insan aynı özden olduğunu görüyor. İtalyan bir estetikçinin sözü vardır ressamlar hakkında, “yapanla bakan aynı gözdendir” diye, müzikte de yapanla dinleyen aynı özdendir aslında. Onun için geldiklerinde benimle de kırk yıllık arkadaşmışız gibi konuşabiliyor insanlar. Dolayısıyla bir aile gibi oluyorsun, uçsuz bucaksız dediğimiz de o aslında çünkü her yerde varlar.

»Günümüzde de bir sürü rock grubu var ve dinleniyorlar da ama pek çok grubun da birkaç albüm sonrasında dağıldığını görüyoruz. Sizce eksik olan şey ne?
O ne niyetle müzik yaptıklarına bağlı biraz da. Bir kere kendi şarkılarını yapacaksın, kendi sözlerini yazacaksın. Plak şirketine fazla bağlı olmamak lazım çünkü çok yönlendirici olabiliyorlar, onu çalma bunu çal ya da o sözü değiştir dediğinde bir kez ödün verirsen artık bittin zaten. İkincisi de zaman en büyük elektir. Sonra, fazla aşk şarkısı yapmak da insanı bozuyor, bir şey söylemek lazım o zamanın ruhu dediğimiz şeyi yakalamak lazım. Dünyada da çok zor uzun seneler bu işi sürdürmek. Dayanıklılık ve sabır isteyen bir iş bu ve bizim gibi 2-3 grup kalıyor o elekten geçmeyi başaran.

***

Yıllardır Kadıköylüyüz, taçlandıralım istedik

muhalefetsiz-sanat-yumurtasiz-omlet-gibidir-408058-1.

»“İngiltere’de veya başka bir yerde müzik yapıyor olsaydım daha başka yerlerde olurdum” diyor musunuz hiç kendi kendinize?
O topa çok girmiyorum ben. Çok farazi bir yaklaşım, biz buradayız ve burada müzik yapma durumundayız. Bunu kabul edip buna göre bu işi yapmak gerekiyor. Bizim için Türkiye’de bir rock grubu olarak Londra’ya konsere gidip Türkçe söylemek daha güzel bir şey. İngiliz seyirci de geliyor ve dolu oluyor, o beni daha çok tatmin ediyor.

»‘Önce Nar Sonra Pancar’ şarkısında “Tam sevişeceğiz/ Narenciye esnafı engel oluyor/ çünkü kırmızıdan başlayarak bütün renkli meyvalara düşmanlar” sözleri geçiyor. Kim bu narenciye esnafı?
Şarkı sözü açıklamak çok zordur. Aslında çok katmanlı bir metin, onu biraz Barış Manço’nun “Domates, Biber, Patlıcan”ı gibi değerlendirdiler de öyle değil. Şarkı sözü açıklamak aynı zamanda tehlikeli çünkü albüm artık bizden çıktı, artık herkes kendi kafasında ne düşünüyorsa o olacak. Buradaki narenciye esnafı bir benzetme tabii ama kendi yaptıkları işe düşmanlar. Öte yandan bütün renklere düşman sözünden işte LGBTİ anlamı çıkabilir. Birçok anlam çıkarabilirsin ama ben açıklarsam artık ayıp olur.

»“Litra” şarkısını da çok beğendim ben albümde, bana bütün albümü besleyen, şekillendiren bir karakter gibi geldi. O açıdan nasıl bir karakter olduğunu merak ediyorum.
Şu ya da bu diyemem ona ama kurgusal bir karakter tabii. Bir şarkı yazarı olarak bir yerden sonra oturup profesyonel bir aşk şarkısı yazabilirsin ve çok az insan anlar onun gerçek olup olmadığını. Aslında senin için bir gerçekliği vardır, içindeki gerçekliktir o. “Seni büyükşehir gibi seviyorum Litra” metaforu mesela, büyükşehri de seversin ama hep kaçmak da istersin Ege’deki bir köye, onu anlatıyor biraz. Sevdiğin birçok şeyi vardır büyükşehrin ama sevmediklerin de vardır, kaçıp gitme hayalini de seversin ama daha görmemişsindir orayı…

»Kadıköylüsünüz ve bunu sıklıkla anıyorsunuz şarkılarda. Kadıköylülük nasıl bir tanım?
Biz yıllardır Kadıköy’deyiz, hep şarkıları burada yazdık, havasını suyunu severiz. Özgürlük havasını severiz, çok üretim odaklı bir yerdir her zaman. 60’lardan beri böyle. İnsanı iyidir, o medeni havayı hissedersin, korunması gereken bir şey bu tabii. En sonunda taçlandıralım bunu dedik ve albüme koyduk ismini.

»Sanattaki sansürü, özgürlükçü ortamın giderek daraltılmasını, yazarların, akademisyenlerin hapse atılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Bunlar çok acı şeyler ama dünyada da sanat her zaman korkulan bir formdur. Çok etkilidir çünkü çok geniş kitlelere ulaşır, direnme gücü verir. Ben, “dünyanın en özgür gözüken ülkelerinde” dahi sanatın özgür olduğunu düşünmüyorum. Sınırsız özgürlük diye bir şey yok. Oralardaki özgürlük de belli bir yere dokunana kadardır. Yönetenler her şeyde olduğu gibi sanat üzerinde de kontrol kurmak isterler. Sahip çıkmak lazım muhalif kesime, sanatçıların %99.9’u muhaliftir, kendi istediği sistem gelse bile ona muhaliftir. Dolayısıyla muhalefetsiz sanat, yumurtasız omlet gibi bir şey olur. Dünya mücadeleler tarihi bununla dolu ve hep de olacak. Yöneten sınıf oldukça, sansür öyle ya da böyle olacaktır. Mühim olan bunu minimize edebilmektir.