Musa Kart’a mektup: Benden selam söyle Silivri’ye
NAZIM ALPMAN NAZIM ALPMAN

Sevgili Musa Kardeşim,

Yazıya başlamadan az önce eşin Sevinç ile konuştum, Silivri’ye sana doğru yol alıyordu. Utku Çakırözer’e yazıp verdiğin el yazması kısa mektubunu bana da yolladı. Kadınların kararlılığına olan güvenini belirtiyordun.

Sevinç bir önceki ziyaretinden bana ait olan kısmını söyledi:

-Nazım benim için basketbol oynasın demişsin.

Ben bu sabah da seninle basketbol oynadım. Beş şut senin için beş şut da kendim için attım. Sen 5-3 kazandın!

Senin bileğin çok iyidir. Milliyet’tin Cağaloğlu’nda olduğu yıllarda akşamları çevredeki okulların spor salonlarına gider maç yapardık, hatırlarsın. Boyalı alandan bir tane bile kaçırmazdın.

Bileğin basketbol oynarken nasıl iyi ise karikatürde de öyledir. Çizgi-konu arasındaki yüksek buluşma çizgisi seni Musa Kart yaptı. Senin için “bilekli” çizer denilmesi boşuna değildir.

Ayrıca bu “bilekli” nitelemesinin içinde “yürekli” olman da yer alıyor. Kim en tepedeyse, en güçlüyse, ülkeye çile çektiriyorsa, onları yakaladın çizgilerinle… Sen 1970 Kuşağının çok parlak bir çizeri olarak yerini aldın, Turhan Selçuk, Semih Balcıoğlu, Ferruh Doğan, Ferit Öngören, Bedri Koraman gibi 1950 kuşağı devlerin ardından…

Sevinç ile konuşmamızda elden mektup almadıklarını söyledi. Onun için ikamet adresini verdi:

“Musa Kart Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampusu 9. Cezaevi A-1 Koğuşu Silivri-İstanbul”

PTT aracılığıyla yazılan mektupların kaplumbağa hızıyla cezaevine ulaştığını Ahmet Şık, Nedim Şener zamanından biliyorum.

Artık size gazete yasağı kalkmış. Sevinç söyledi. O zaman dedim, mektubumu BirGün’den yazarım.

Sevgili Kardeşim,

Seninle son yıllarda en çok cami avlularında veya adliye koridorlarında karşılaşıyorduk. O kasvetli ortamlarda bile sen mutlaka yanındakileri güldürecek bir ayrıntı görüp, uyarmadan edemezdin. Sınıftaki en arka sırada oturan yaramazların elebaşı havasından hiç çıkmadın. Zaten karikatür çizmenin temelinde da bu özelliğin yatmıyor mu?

En ağır eleştirilerin bile üstünden atlayıp geçen yıpratıcılıktaki sevimli, gülümseten, kahkaha attıran, çıldırtan, deliye döndüren karikatürlerin, kitaplar dolusu mesajları geride bırakıyordu. Bunların bir bölümü okurlarını kapsıyor, bir bölümü de muhataplarını…

Sevinç’e söylediğimi buraya da yazayım: Dışarıda olmak içerde olmaktan ağır!

Sen, Akın Atalay, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Güray Öz, Hakan Kara, Turhan Günay, Önder Çelik, Bülent Utku, Mustafa Kemal Güngör ile Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğer Silivri tutuklularının en azından “içeri girme” endişeniz yok!

Artık televizyon ve gazetelere kavuştuğunuza göre ülkenin halini bizden daha iyi görebiliyorsunuz.

Ahmet Türk gibi bir bilge siyasetçiyi tutukladılar. Bütün siyasi hayatında şiddeti öven, çektiklerini öne koyarak “alınması gereken intikamdan” söz etmeyen, sürekli olarak kardeşçe bir arada yaşamayı savunan bir başka siyasetçi var mıdır? Soyadının “Türk” olması ve bunu yıllardır iftiharla taşıması bile bizimkilere (Türk siyasetçilerine) yetmedi. Her dönemde onu ya Meclis’ten dışarı attılar, ya da içeri attılar!

Her gelen sanki “doğal bir hak” kullanımı gibi Ahmet Türk ve onun kişiliğinde Kürtlere okkalı bir tokat attılar. Ahmet Türk’e yumruk bile attırdılar. Onu aşağılamak için. Ama o Diyarbakır Cezaevi’nin ağır işkencelerin merkezi olduğu 12 Mart, 12 Eylül dönemlerinden sonra bile çizgisini değiştirmedi. Barışı savunmaktan geri durmadı. Ona bu zulümleri yapanlar eriyip gittiler. O ise dimdik ayakta duruyor. Sıradaki zalimleri bekliyor.

Değerli Musa Kardeşim,

Mektubumu bitiriyorum. Elbette sizi çok merak ediyorum. Tıpkı ülkemizi merak ettiğim gibi. Aranızda büyük bir paralellik var. Türkiye Cumhuriyet’inin geleceği ile Cumhuriyet’in geleceği arasında.

İşbaşındaki anti-demokrasi makinesi nasıl savunma cephesi kurmamız gerektiğini bize gösteriyor. Adında Cumhuriyet olanlar başta olmak üzere, olmayanlar, sevenler, sevmeyenler, bugüne kadar bir arada yaşamış olanlar, tekrar bir arada yaşayacak olanlar Silivri’nin çevresinde dayanışma halkaları oluşturmamız gerekiyor. Bu halkalar genişleyerek Edirne’den Diyarbakır’a kadar uzanan bir dostluk çemberi oluşturmalı.

1970’lerde 12 Mart sonrasında ve 12 Eylül 1980’lerde bunu başaranlar, bu defa de yapabilirler. Bünye buna elverişli. Sadece dönemin koşulları gereği direksiyonlarda oturanların ikna olmalı lazım, o kadar…

Seni ve diğer arkadaşlarımın hepsini gözlerinizden öpüyorum.