Musul üzerine hayaller ve mezhep çatışmasının ötesinde: Irak gerçeği
06.11.2016 10:09 BİRGÜN PAZAR
Türkiye’de son dönemde sıkça dillendirilenin tersine Irak’ta yaşanan iç çatışma tarihsel kökenleri, bölgesel ve küresel bağlantılarıyla, basit bir Sünni-Şii çatışmasından çok daha karmaşık dinamikler içeriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin Musul üzerine hesaplar yaparak Irak’a müdahalesi öngörülemez sonuçlar doğuracak ve ulusal güvenliği için ciddi tehditler oluşturacaktır

BEHLÜL ÖZKAN
Yrd. Doç. Dr, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler


Haziran 1945’te Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov ile iki özel görüşme yapar. Bu görüşmelerde Türkiye’nin Sovyetlere, ittifak önerisine karşılık Molotov, Kars ve Ardahan bölgesinin Sovyetlere geri verilmesinden ve Boğazlarda ortak askeri üs kurulmasından bahseder. Sovyetler'in teklifleri hiçbir yazılı belgede yer almaz ve kamuoyu önünde hiçbir Sovyet siyasetçi bu konuyu gündeme getirmez. Buna rağmen bu özel görüşmede değinilen teklifler Soğuk Savaş döneminde Türkiye siyaseti ve dış politikası üzerinde belirleyici olmuştur. Son dönemde Ankara’dan Musul’a dair ardı ardına açıklamalar yapılıyor: “Kerkük bizimdi. Musul bizimdi. Tarihe bakın.” “Musul bizim Misak-ı Milli sınırlarımızın içinde olan bir yerdir.” Bu söylemin sadece Bağdat’taki iktidar için değil, Arap sokakları nezdinde de oldukça sorunlu olduğu aşikâr. AKP iktidarı Arap İsyanları'nın başlamasından sonra kendisine yönelik eleştirileri, “Gidin, Kahire’nin, Trablus’un, Beyrut’un sokaklarına çıkın, Tunus’un, Kudüs’ün sokaklarına çıkın ve Türkiye’nin Suriye politikası hakkında ne düşünüyorsunuz? diye sorun” diye cevaplıyordu. Bugünse Musul’a yönelik açıklamalar nedeniyle Türkiye’nin Bağdat Büyükelçiliği önünde düzenlenen gösterilerde “Osmanlı işgali sona erdi” dövizleri açılıyor. Mezhep ve etnik sorunlar nedeniyle iç bütünlüğünü sağlayamayan Bağdat’taki merkezi hükümet, Ankara’dan yapılan açıklamaları tehdit olarak algılayarak, Türkiye karşıtlığı üzerinden içeride bir dayanışma cephesi kurmak istiyor. Dahası bu açıklamalar tüm Arap kamuoyunu etkileyerek, Türkiye’nin Irak ve Ortadoğu’ya yönelik politikasında kalıcı hasarlar bırakıyor.

Özal ve Irak

Irak’ın 1990’da Kuveyt’i işgali sonrasında Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ABD liderliğinde gerçekleşecek askeri operasyonda Türkiye’nin de rol alması gerektiğini savunmuştu. Ancak Özal’ın bu politikası ciddi siyasi sarsıntılara yol açtı. Ortadoğu’nun haritasının değişeceği öngörüsüyle hareket eden Özal, Misak-ı Milli üzerinden Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde hak talep edebileceğine inanıyordu. Ancak Özal’ın ısrarı devlet nezdinde kabul görmedi ve kısa bir sürede Milli Savunma Bakanı Safa Giray, Dışişleri Bakanı Ali Bozer ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti. Torumtay o dönem Özal’ın güvenlik toplantılarında sürekli olarak Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu yinelediğini vurgulamış ve anılarında bu “maceracı” tutumu eleştirmiştir. Dahası Özal’ın Iraklı Kürtlerle federasyon tezini tartışmaya açması üzerine askeri ve bürokratik kesimler, bu projeye Türkiye’yi Ortadoğu’nun sorunlarına bir daha çıkamamak üzere sokacağı nedeniyle karşı çıktılar. Kısaca Irak gibi krizler içinde olan bir ülkeye yapılacak askeri müdahalenin, Türkiye’yi ciddi güvenlik sorunlarıyla baş başa bırakacağı meselesi çeyrek asırdır gündemde.

Mezhepler, aşiretler ve Baas rejimi

Baas Partisi 1968 yılında Irak’ta iktidara gelir gelmez yayınladığı ilk bildiride “dini mezhepçiliğe, ırkçılığa ve aşiretçiliğe karşı olduğunu” açıkladı. Osmanlı yönetiminin mirası neticesinde, Irak’ta 1932’de ilan edilen bağımsızlık sonrasında iktidar Sünni Arapların elindeydi. Ancak Baas, nüfusun yüzde 60’ının Şii Araplardan oluşmasının bilinciyle mezhepler ve aşiretlerin üstünde yer alacak, laik ve Arap milliyetçiliği temelinde bir Irak kimliği yaratmak konusunda hassas davranıyordu. Özellikle ülkenin güneyinde yer alan Şii aşiretlerde iktidar; siyasi liderliği elinde tutan şeyhler ve ulema arasında bölünmüştü. Şiiler içindeki siyasi/dini, şeyhler/ulema arasındaki bölünmüşlük Baas’ın işine yarıyordu. Aşiretlerin yerel iktidarına karşı çıkan Baas; toprak reformuyla şeyhlere karşı yoksul köylülerin desteğini alırken, laiklik üzerinden de Şii ulemanın egemenliğini kırıyordu. Ancak 1979 İslam devrimi'yle Humeyni liderliğindeki Şii ulemanın İran’da iktidarı ele geçirmesi ve Tahran’ın Şii Araplar nezdinde çekim merkezi olabileceği ihtimali Saddam yönetimini endişelendirdi. İran’a karşı başlayan savaşı “Fars tehlikesine” karşı “Arapların birliği” şeklinde nitelendiren Bağdat, bu sayede Şii Arapları, Arap milliyetçiliği üzerinden merkeze yakınlaştırmayı hedefliyordu. Savaşın ilk yıllarında Irak Ordusu, Şii Arapların yoğun yaşadığı İran’ın Huzistan bölgesinin önemli bir bölümünü ele geçirdi. Ancak Bağdat’ın bu askeri başarısı İran’da yaşayan Şii Arapların Tahran’a karşı ayaklanmasına yol açmadı. Dahası 1982’de İran Ordusu’nun toparlanarak Irak’ın ele geçirdiği tüm İran topraklarını geri alması ve Saddam’ın askeri mağlubiyetleri, Irak’ta Arap milliyetçiliğinin sorgulanmasına yol açtı. Humeyni’nin Saddam’ı “İslam düşmanı” ve “ateist” olarak nitelendirmesiyle, Baas yönetiminin Şii Araplar üzerindeki kontrolünü yitireceğine yönelik kaygıları artmaya başladı. Bu tehlikenin önüne geçebilmek için 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren Baas rejimi, bir yandan İslami bir çizgiye kayarken diğer yandan da aşiretlerle ilişkilerini düzeltmeye başladı. Birinci Körfez Savaşı’nda Irak bayrağına tekbir yazısının eklenmesi ve Mart 1991’de başlayan Şii ayaklanmasının Şii aşiretlerin önemli bir bölümünün desteğiyle bastırılmasıyla Saddam, Baas ideolojisinde ciddi değişime gitti. Aşiret liderleri ilk defa Bağdat’taki Başkanlık sarayında ağırlanıyor, Saddam bizzat aşiretleri ziyaret ederek onlara “sizden biriyim” mesajı veriyordu. Bu dönemde Baas’ın önde gelen liderleri isimlerinin sonuna ait oldukları aşiretin adını eklemeye başladılar (Rejimin önde gelen liderlerinden Duri aşiretinden İzzet İbrahim adının sonuna Duri’yi eklemiştir). Şii Arapların Bağdat’a sadakatinin aşiretler üzerinden sağlanmasıyla Saddam mezhep ayrımının önüne geçmeyi amaçlıyordu. Saddam’ın 1968’de aşiretlerin iktidarına karşı başkaldıran Baas’ı, 1990’larda “tüm aşiretlerin aşireti” olarak tanımlaması çarpıcıdır. Diğer yandan da 1993’te başlatılan “İman Hamlesi” (el-Hamla el-İmaniyye) ile eğitim başta olmak üzere bankacılık ve hukuk gibi birçok alanda dinselleşmeye hız verildi. Hırsızlık yapanların elinin şeriata uygun olarak kesilmeye başlanması, Baas’ın laik karakterini kaybettiğini gösteriyordu.

musul-uzerine-hayaller-ve-mezhep-catismasinin-otesinde-irak-gercegi-205882-1.

2003 ABD işgali ve sonrası

ABD işgaliyle Saddam rejiminin devrilmesi ve hemen ardından işgal yönetiminin ordu başta olmak üzere tüm devlet kurumlarını Baassızlaştırma adı altında ortadan kaldırmasıyla yaklaşık 100 bin kişi işsiz kaldı. Ülkede iktidarı kaybeden çoğunluğu Sünni Araplardan oluşan eski Baas rejimini oluşturan kesimler, Amerikan işgaline karşı silahlı ayaklanma başlattı. Bu dönemde Afganistan’dan Irak’a gelen Zerkavi’nin Irak El-Kaide’sini kurmasıyla Amerikan işgaline karşı direniş küresel boyut kazanmaya başladı. Bir yanda 1990’lardan itibaren “İman Hamlesiyle” İslamileşmiş eski Baas kadroları, diğer yandan “küresel cihadın” yeni cephesi olarak Irak’a akın eden El-Kaide üyeleri; Amerikan işgali ve Şii Arapların iktidarda ağırlık kazanmasına karşı birleşti. Başta Zerkavi olmak üzere Afganistan’da deneyim kazandıktan sonra Irak’a gelen El-Kaide’nin önde gelen isimlerinin 2006 ve sonrasında öldürülmesiyle liderlik eski Baasçılara geçti. Irak El-Kaidesinin yerine kurulan Irak İslam Devleti isimli yapılanmada zaman içinde Iraklıların sayısı artarken, örgüt Sünni üçgeni olarak adlandırılan Ramadi-Bakuba-Tikrit bölgesinde hâkimiyetini artırdı. 2011’de başlayan Arap İsyanları sonrasında Esad yönetiminin güç kaybetmeye başlamasıyla bu sefer tıpkı Irak gibi Suriye de cihatçıların akınına uğradı. 2011’de kurulan Nusra Cephesi El-Kaide’nin Suriye kolu olarak faaliyet gösterirken, Irak’taki El-Kaide üyelerinin önemli bölümü Suriye’ye geçti. Bugün Nusra Cephesi’nin lideri olan Muhammed Colani uzun yıllar Irak El-Kaide’sinde savaşmıştı. 2014’te Irak İslam Devleti’nin, Irak-Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) dönüşerek Suriye’ye yayılması ve halifeliğin ilan edilmesiyle Irak-Suriye sınırı anlamını yitiriyordu. Akademisyen Tonnessen’in verilerine göre 2010-2014 arasında Irak İslam Devleti’nin liderlik kademesinde bulunmuş 13 kişiden 10’u Iraklıdır. Bu 10 Iraklının 8’inin eski Baasçı olması, örgütün Saddam döneminden önemli bir miras devraldığını göstermektedir. Kısaca Irak’ta bugün IŞİD adı altındaki örgütlenme, liderlik kademesinde eski Baasçıların ağırlıkta olduğu, militanlarını ise “küresel cihat” adı altında dünyanın her yanından savaşmaya gelenlerin oluşturduğu karmaşık bir yapıdır.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye’de son dönemde sıkça dillendirildiğinin tersine Irak’ta yaşanan iç çatışma tarihsel kökenleri, bölgesel ve küresel bağlantılarıyla, basit bir Sünni-Şii çatışmasından çok daha karmaşık dinamikler içeriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin Musul üzerine hesaplar yaparak Irak’a müdahalesi öngörülemez sonuçlar doğuracak ve ulusal güvenliği için ciddi tehditler oluşturacaktır. Bu minvalde Irak’ın Kuveyt’i işgalinin hemen sonrasında Bağdat’a giderek Saddam ile görüşen Bülent Ecevit’in 2 Ekim 1990’da kaleme aldığı Türkiye dış politikasına yönelik tavsiyeleri bugün de geçerlidir. Ecevit, Özal’ın “ganimet” hesabına karşı çıkar: “Bu hesap yapılırken, Irak yönetiminin yıkılması ve Irak’ın parçalanması durumunda neler olabileceği acaba düşünülüyor mu? Tüm olasılıkları saymayayım, fakat örneğin, İran’dakine benzer bir köktendincilik kuşağı İran’dan başlayıp, Irak ve Suriye üzerinden, Güney sınırlarımız boyunca Akdeniz’e kadar uzanırsa, bunun Türkiye açısından olası sonuçları acaba hesaba katılmakta mıdır?” Aradan geçen çeyrek asır sonrasında IŞİD, Nusra ve daha onlarca köktendinci örgütün güney sınırlarımızda ortaya çıkması Ecevit’in haklılığını gösteriyor. Bundan sonra nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine de Ecevit’in 1990’daki aynı yazısından bir alıntıyla değinelim: “Ortadoğu’da çağdaşlaşma, demokratikleşme ve laiklik rüzgârları ancak Türkiye’nin vereceği solukla esmeye başlayabilir. Bu durumda Türkiye, her şeyden önce, bölgenin önderliğine kalkışarak değil, fakat vereceği güven uyandırıcı örnekle, Ortadoğu halklarına bir esin kaynağı olabilir. Ortadoğu’nun bazı çağdışı rejimleri de en çok bundan ürktükleri içindir ki Türkiye’nin rejimini ve sosyal yapısını değiştirmeye uğraşıyorlar.” Irak ve Suriye’de kurulması hayal edilen “Sünnistan” ve Türkiye’nin bunun hamiliğini yapacağı fantezisi bir atasözünü akıllara getiriyor: Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak (Dimyat’ın Mısır’da olduğunu bilmeyenlere hatırlatalım).