Mutlak kapitalizm (II)
KORKUT BORATAV KORKUT BORATAV
Ticaret anlaşmaları uygulanacaksa “yabancı” şirketlerle “ulusal” devletler arasındaki uyuşmazlıklar çözülmelidir

Geçen ay bu ifadeyi bir ‘durum tespiti’ için kullandım; buna yol açan gelişmeleri tartıştım.
Geleneksel olarak devlete ait olan kimi işlevlerin hızla sermayeye, fiilen de tek tek kapitalist şirketlere devredilmesi tasarlanıyor.
Evveliyatına da göz atarak konuya dönelim.
• • •
Bu tasarım, sıfırdan başlamadı. Bölük-pörçük uygulamalar süregeliyor. Örneğin son yıllarda çok sayıda devlet, yabancı şirketler tarafından açılan tazminat davalarıyla cebelleşiyor. Bazen astronomik rakamlar söz konusudur.
Davalı devletlerin çoğu, dünya ekonomisinin çevresinde (‘yükselen ekonomiler’ içinde) yer almaktadır. Davacılar şirketlerdir; ama dava açılan ülkenin dışından, yani ‘yabancı olma’ koşuluyla… Çokuluslu şirketler ise, istedikleri zaman ‘yabancı’ olabilirler.

Bir örnek vereyim: Ünlü Philip Morris, Uruguay’a bir İsviçre şirketi; Avustralya’ya ise bir Hong Kong şirketi olarak dava açıyor. Her iki dava da, Uruguay ve Avustralya hükümetlerinin (koruyucu sağlık nedeniyle) sigara paketlerine getirdiği biçimsel kısıtlamalar yüzünden açılıyor. Philip Morris şube açtığı her ülkenin şirketi olabiliyor.
Peki, Philip Morris, niçin Uruguay’a karşı İsviçreli, Avustralya’ya karşı Hong-Konglu kimliğiyle dava açıyor?
Çünkü her iki dava da devletlerarası İkili Ticaret (veya Yatırım) Anlaşmaları ile ilgili. İsviçre ile Uruguay ve Hong Kong ile Avustralya ticaret anlaşmaları imzalamışlar. Bu anlaşmalar, taraflara çeşitli ekonomik yükümlülükler de getiriyor. Örneğin, Uruguay ve Avustralya, İsviçre ve Hong Kong şirketlerinin çalışma, pazarlama, vergileme koşullarını ağırlaştıracak, kâr beklentilerini bozacak değişiklikler getirmemeyi (tabii ki karşılıklı olarak) üstleniyorlar. Anlaşma yürürlüğe girdikten sonra, sigara paketlemesine getirilen kısıtlamalar (İsviçre veya Hong Kong şirketi olarak) Philip Morris’in tazminat davasına yol açıyor.

Başka örneklere de ulaştım. En çarpıcısı Ekvador’la ilgili. Hükümet, çevresel bir felaketi önleme amacıyla Amazon bölgesinde petrol arayışına yasak getiriyor ve ABD’li Occidental Petrol, gelecekteki kâr kayıpları iddiasıyla Ekvador’a dava açıyor. Sonuç, Ekvador’un gecikme faizleriyle birlikte 2,4 milyar dolarlık tazminata (ülke milli gelirinin yüze 2,6’sına) mahkûmiyetidir.

Maden ruhsatı iptal edilen yerli bir şirketin Britanyalı ortağı Endonezya’ya karşı dava açıyor. Uganda hükümeti petrol türevleri için katma değer vergisi uygulamasına geçince İrlanda ruhsatlı bir şirketin tazminat davasına muhatap oluyor. Bolivya, petrol şirketlerini olumsuz etkileyen hidrokarbon yasası yüzünden; Salvador ise, çevre etkileri nedeniyle altın madenciliğine getirdiği kısıtlar nedeniyle ABD’li petrol ve Avustralyalı altın şirketlerinin açtığı tazminat davaları ile cebelleşiyor.

Mısır ise asgari ücretleri yükseltince bir Fransız şirketinin (Veolia’nın) açtığı dava ile yüzleşiyor.
Davaların hepsi, ikili veya bölgesel ticaret/yatırım anlaşmalarının türevleridir.

• • •

Burada temel soruna geliyoruz: Ticaret anlaşmaları uygulanacaksa ‘yabancı’ şirketlerle ‘ulusal’ devletler arasındaki uyuşmazlıklar çözülmelidir. Bu yetki de ilgili iki devletin yargı organları değil, tahkim kurulları tarafından kullanılır. Anlaşmaların çoğu tahkim sürecinde uygulanacak ilkeleri, kuralları, Dünya Bankası’nın bir yan kuruluşu olan Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıkların Çözüm Kurumu’na (İngilizce kısaltması ile ICSID’e) devretmiştir. Her uyuşmazlık, davacı, davalı ve ICSID’in belirlediği üç kişiden oluşan bir tahkim kurulu tarafından çözülür. Kararlar kesindir. Devletlerarası bir anlaşmaya dayandığı için, er veya geç uygulanacaktır. Bu nedenle, davalı devletler zaman zaman pahalı uzlaşmaları yeğlemek zorunda kalırlar.
Tahkim kurullarında yer alan üyeler, kural olarak uluslararası şirketlerin uzman hukukçularından oluşur. Yüksek ücretler söz konusudur. Avukat mı, savcı mı, yargıç mı? Hiçbiri; belki de hepsi… Bu üç konum arasında sürekli rotasyon yapan hukukçuların genellikle şirket çıkarlarını gözettikleri; hatta uyuşmazlık (dava) kovaladıkları, yarattıkları ileri sürülmektedir.

• • •

İkili ticaret/yatırım anlaşmaları söz konusu (‘alan razı, veren razı’) olduğuna göre, bu olguların önemini abartmıyor muyuz?
Abartma yoktur; zira, şu anda ikili anlaşmalarla şirketlere verilen yetkileri çok daha kapsamlı bir çerçeveye taşıma girişimi içindeyiz.
ABD’nin, özellikle Obama’nın ısrarlı öncülüğünde, iki büyük okyanusu çevreleyen ülkelerin bir bölümünü kapsayan uluslararası anlaşmalar tezgâhlanıyor. Güncel olanı Pasifik Ötesi Ortaklık (İngilizce kısaltması ile TPP) anlaşmasıdır. Atlantik kıyılarını kapsayan bir benzeri (TTIP), biraz gecikmeli olarak ABD ile AB arasında müzakere edilmektedir. Türkiye’de resmi çevreler ve iş dünyasının temsilcileri de AB ile Gümrük Birliği’ni vesile ederek, ‘TTIP sonuçlandığında bizi de alın’ lobisi yapmaktadır.
Pasifik ve Atlantik anlaşmalarının kapsadığı alanlar, yukarıda değindiğim ikili ticaret anlaşmalarından çok daha geniştir. Ticaret, yatırım, vergileme, patentler, telif hakları, ilaçlar, devletin yetkileri vs ile ilgili düzenlemelerde, sermaye gruplarına (şirketlere) hemen hemen sınırsız serbestlik sağlanmakta; imzalayan devletler, bu alanı ileride de daraltmamayı üstlenmektedir. TPP anlaşmasının imzacıları, sonraki yıllarda “benden bu kadar; çıkıyorum” deme seçeneğinden peşinen vazgeçmişlerdir. Bu anlaşma, sadece tüm üyelerin ortak kararı ile yürürlükten kaldırılabilir.
TPP müzakereleri gizlilik içinde, hükümet temsilcilerinin sınırlı, şirket temsilcilerinin yaygın katılımı içinde sürdürülmüştür. Tutanaklar ve nihaî taslak gizli tutulmaktadır. Kritik ülke olan ABD’de TPP Anlaşması’nın Kongre’de tartışılmasını, revizyonlarını önleyen; sadece tümü için ‘kabul veya red’ oylamasıyla geçmesini sağlayacak bir ‘hızlandırılmış yasa yetkisi’ çıkarılmak üzeredir. Obama bu yetkiyi alırsa, diğer ülkeler pazarlıklara hızla son verme baskısı altına gireceklerdir.
Kısacası, büyük ölçüde şirketlerce hazırlanan, parlamentolardan kaçırılmakta olan bu anlaşma ile yasama erki, en azından ABD’de sermayeye terk edilmektedir. İkili ticaret anlaşmalarında yargı erkini tahkim kurullarına devretme olgusu, TPP’de çok daha geniş bir alanı kapsayacaktır. ABD ekonomisinin efendisi olan dev sermaye gruplarının ‘dışarıdan dolanarak, yabancı şirket kimlikleri ile’ ABD’nin ekonomik ve sosyal alanlardaki yargı erkini de tahkim sistemine (yani sermayenin denetimine) taşımaları gündeme gelebilecektir. Amerikalı solcuların bu endişesini Stiglitz de paylaşmaktadır (Project Syndicate, 13 Mayıs 2015).
TPP projesinin sürükleyicisi olan Obama, belki de tarihe, mutlak kapitalizmin mimarı olarak geçme ihtirası içindedir. Zira, projesi olduğu gibi hayata geçerse, kapitalist devletin geleneksel erkleri büyük ölçüde sermayeye devredilmiş olacaktır.
• • •
Ancak, Obama, bu projenin ilk tezgâhlayıcısı değildir. Benzeri bir girişim 1995’te çokuluslu sermaye gruplarının çabaları sonunda OECD’de Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (İngilizce kısaltması ile MAI) adı altında başlatılmıştı.
İlk taslaklar gizli tutulmuştu. Cenevre’de Third World Network’ten Martin Khor, ABD’de Global Trade Watch’tan Lori Wallach MAI taslaklarına ulaştılar; sermayenin sınırsız tahakkümünü hedefleyen belgelerin anti-demokratik niteliğini deşifre ettiler. Yaygın ve etkili bir muhalefet böylece tetiklendi; 1998’de anlaşma geri çekildi. Türkiye’de de MAI Karşıtı Çalışma Grubu bu arada oluştu. Arkadaşımız Gaye Yılmaz da, MAI’ye ve küreselleşmeci benzer projelere karşı Türkiye’de oluşan muhalefete katkılar yaptı.
TPP’ye muhalefet, şu anda, Amerika’da odaklanmıştır. ‘Pasifik ortakları’ içinde Japonya, Avustralya, Şili ve Peru’da filizlenen muhalefet eğilimlerinin müzakerelere yansıma olasılığı var.
Sonunda biz de karşılaşacağız. İzlemeyi sürdürmemiz gerekiyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız