Mutlakiyet mi, monokrasi mi?
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Kanun-ı Esasi, I. Meşrutiyet’in başlangıcıdır. Osmanlı’da “parlamentolu yaşam” 1876’da başlamıştır. I. Meşrutiyet’in mayalanması, Tanzimat yıllarına dayanır. III. Selim ve II. Mahmut yıllarının yarattığı reformcu birikim, özellikle 1871’den sonra yoğunlaşan baskıcı uygulamalara karşı, I. Meşrutiyet’i ortaya çıkmıştır.

İmparatorluk bünyesindeki ayaklanmalar, pek çok eyaletin özerkliğe kavuşması (mesela Osmanlı’da ilk Anayasa, 1831-32’de Eflak-Boğdan’da “Reglement Organique” adıyla ortaya çıktı, 1834’te bu anayasa, henüz kendisi bir anayasaya sahip olmayan Osmanlı tarafından kabul edildi), baskıların artışının yanı sıra, siyasal sistemde reform arayışlarını da hızlandırdı. Yukarıdan aşağıya bir hareket olan Tanzimat’a göre, Meşrutiyet aşağıdan yukarıya bir eyleme dayanır.

İlk anayasa taslağı Mithat paşa’nın başını çektiği refomcular ile Cevdet Paşa ve arkadaşlarından oluşan tutucuların rekabetine sahne oldu. Anayasa’yı yazacak komisyon bizzat padişah tarafından atandı. Komisyonda, halkı temsil eden tek bir aza olmadı. Halkça yazılmayan ve halkça onaylanmayan ilk Osmanlı anayasası, 23 Aralık 1876’da “ilan edildiğinde”, padişah kendi hükümranlığını korumak, reformcular ise onu sınırlamak niyetindeydiler.

Böylece ilk kez Osmanlı tarihinde bir padişah, egemenlik hakkının dayanağını bir anayasa ile paylaşıyor görünmekteydi. Ancak Kanun-ı Esasi açıklandığında ortaya çıkan şey bambaşkaydı. Padişah yürütme organının başı ve hatta kendisiydi. Sadrazam, Şeyhülislam ve vekilleri o atıyor, gerektiğinde azlediyordu. Yasama Meclisi’nin bir kanadı olan Heyet-i Ayan üyelerinin tümünü padişah atıyor, bunlar ömür boyu görevde kalıyordu. Heyet-i Mebusan ise dört yıllığına, halk tarafından seçilecekti.

Meclis-i Vükelâ sadece padişahın izin verdiği konuları görüşebiliyordu. Alacağı kararları da padişahın izniyle uygulayabiliyordu. Padişaha karşı bu üyeler zaten bir şey yapamazlardı, zira onun tarafından göreve getirilmişlerdi. Bir farklı düşünce oluşması halinde sonuç “azil” veya “istifa” olurdu. Padişah Meclis-i Umumi’yi vaktinden önce açabilir, söz ve çalışma süresini kısaltabilir. Bu üyeler, “padişaha sadakat” üzerine başta da yemin ederlerdi. Padişah vesayeti bütün alanlarda geçerliydi. Sadrazam bile her an padişahça görevden alınabilirdi. Özetle padişah yasama ve yürütme kurulları üzerinde çok yetkiliydi.

Meclis-i Mebusan sadece padişahın izin verdiği konularda çalışma yapmaz, Meclis-i Ayan’ın denetiminden geçen konuları çalışabilirdi. İki yönlü bir kısıtlama; Padişah vesayetinin üstüne bir de atanmışların vesayeti söz konusuydu.

Ancak 1. Meşrutiyet’in parlamentosu bütçe ve harcamalarda daha güçlü bir yetki ve irade sahibiydi. Geçici bütçe uygulaması yapma yetkisi “Meclisin toplanık olmadığı zamanlarda” söz konusu olabiliyordu.

Nihayet bu ilk parlamento gensoru verme veya hükümeti düşürme konusunda yetkiye sahip değildir. Meclis, kendi üyesini padişaha karşı savunma hakkına sahip değildir. Verilen bir soru önergesine cevap vermek yerine, “süresiz erteleme” kararı verilebilirdi.

Nihayet padişahın en önemli yetkisi ise fesih kurumudur. Padişah, bir uyuşmazlık çıkması veya canı isterse meclisi feshedebiliyordu. Bu yetki meclisi “hizaya getirme” önlemi dışında bir anlam taşımıyordu. Üstelik padişah, polis raporuyla “hükümetin emniyetini ihlal ettiğini” tespit ettiği kişileri “sürgüne” gönderebiliyordu.

Kanun-ı Esasi ile sağlanan önemli bir şey de yargı bağımsızlığıydı. Mahkemelerin bağımsızlığı, yargıç güvencesi, yargıçların yürütme kontrolünden çıkarılıp yasanın koruması altına alınması da bu anayasa ile kazanıldı. Müsaderenin (malvarlığına el koyma) kaldırılması da bu dönemin bir kazanımıdır. Ama Kanun-ı Esasi, iki yıl süren bu deneyim, yerini otuz yılı aşkın bir diktatörlük dönemine bıraktı. Padişah parlamentoyu feshetti ve otuz yıllık istibdat başladı (Bülent Tanör’e saygıyla).

Abdulhamit’in istediği “kukla meclis” idi; böylece yapacağı işlere halk desteği ve meşruluk kazandıracaktı. Bugün TBMM eli kolu bağlı ve Saray’a meşruluk kazandırma pozisyonuna düşürülmüştür. 1878’de parlamento “tatil”e sokulup kapatılınca, mutlakiyete dönüldü; Meşrutiyet yanlıları susturuldu, kişi güvenliği kaldırıldı, “sürgün yetkisi” ile “korku toplumu” oluşturuldu. Sadrazam ve vekiller birer “idare memuru”na dönüştü; bugün de TBMM üyesi milletvekilleri mecliste ne iş yapacaklarını bilmiyorlar. TBMM’de kaç yıldır “soru önergeleri”ne hiç cevap verilmiyor?

1878’de seçilme hakkı rafa kalkmıştı; bugün de mesela belediyeler uzun zamandır kayyumla yönetilmektedir, Meşrutiyet “müsadere”yi kaldırmıştı; bugün her gözaltına alınan bireyin malvarlığını el koyulmaktadır (son örnek Adnan Oktar); tam bir korku toplumu kurulmuş halde. Meşrutiyet’te hiç olmazsa parlamentonun bütçe yapmada bir etkisi vardı; bugün para “damat”a emanettir. Meşrutiyet’te iyi kötü bağımsız bir mahkeme düzeni kurulmuştu; bugün yargıçlar muhalefetin adaylarına karşı “tweet” atıyor, süren davalara açıkça müdahale ediliyor. Mutlakiyet’te, Abdulhamit’i işaret ediyor diye “burun” sözcüğünü kullanmak bile yasaklanmıştı; bugün beraat etmiş pankartı taşıyan ODTÜ’lü öğrenciler “Cumhurbaşkanına hakaret”ten hapse atılıyor. Anayasa Mahkemesi ise pek uzun zamandır sadece OHAL KHK’lerine “yasal” muhteva kazandırma mesaisi yapmaktadır.

1876’dan 2018’e, Meşrutiyet Anayasası’ndan daha geri bir noktadayız. Bugün hiç kimsenin, Anayasa Mahkemesi’nin bile uyma gereği duymadığı kâğıt üstünde bir anayasamız, daha doğrusu “anayasasızlaştırma” gerçeğimiz var. Bugünkü rejim, 1. Meşrutiyet de değil; daha çok 1878’de dönülen Mutlakiyet’e, “hafif” bir deyimle Monokrasi’ye benzemektedir.