Mutlu keşifleri beklerken...
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Bitmeyen bir kış… Hiç bu kadar ruhları titreten rüzgârların estiği bir kış olmamıştı. Sokaklar boşalmış, bomba korkusu yaşamayan kedi ve köpekler, bir de martılar… İskelenin oraya atılmış bir kanepeye oturup yavru bir kediyle oynarken, şehrin boşalmışlığındaki hüznü düşünüyordum. Kalabalık halinden geriye kalan çıplak hüznü… Ülkenin bir yarısında sokağa çıkma yasakları, diğer yarısında bomba korkusuyla sokağa çıkamayanlar. Kucağımda yavru bir kediyle oturduğum kanepeyi, batmak üzere olan bir geminin güvertesine benzettim o an. Ağır ağır suya gömülüyormuş gibi, hayal kırıklıklarıyla dolu denize bakıyordum, bireysel, toplumsal, siyasal, milyon türlü hayal kırıklığının yüzdüğü… Bu kadar çok hayal kırıklığının söylediği bir şey olmalı, bas bas bağırsa da kimsenin duymak istemediği, duyarım korkusuyla kulaklarını kapadığı.

Umberto Eco’nun “Yanlış Okumalar”daki demokrasinin özüne dair sözlerini anımsadım: “Demokrasi denen şeyin ilk buyruğu: Başkaları nasıl yapıyorsa sen de öyle yap ve çoğunluğun yasasına boyun eğ. Kendisini seçecek yeterli sayıda insan toplaması koşuluyla, herkes resmî bir görevi elinde tutmaya layıktır.” Hitler’in propaganda filmlerinden birisini izlemiştim daha yeni, herkesin nasıl büyük bir coşkuyla çoğunluğun yasasına boyun eğdiğini... Kıyafetlerinden saç traşlarına kadar her şey birbirine benziyordu, farklı olsalar da benziyordu, dehşet dolu bir huzur içindeydiler Hitler’e bakarlarken.

“Yasadışına düşmekten inanılmaz derecede korku duyarız biz” diyordu Umberto Eco, “Yönetimde birbirini izleyen, yasalara, özellikle de yasaları izlemeyenlere karşı genel bir aşağılama uyandıran yasalara aşırı bağlı olanlara boyun eğeriz…” Can güvenliğini sağlayamasa da, işsiz bıraksa da, bin türlü belanın içine soksa da, yasal gücü elinde bulunduranların akıldışı uygulamalarına boyun eğilirdi genellikle. Büyük Almanya idealinin nasıl büyük bir kâbusa dönüşeceğinden habersiz, çılgınlar gibi Hitler’i alkışlayanlar, çıldırmış birisinden ziyade ne yaptığını çok iyi bilen bir liderle karşı karşıya olduklarına inanıyorlardı muhtemelen. Anlayacak bir şey yoktu, anlaşılması gereken her şey televizyonlar ve gazeteler tarafından veriliyordu. Yapılması gereken, çoğunluk ne yapıyorsa onu yapmaktı.
İnsanlar, bir işe yaradıklarını düşündükleri sürece mutluydular bu hayatta, mutsuzluklarıyla da mutluydular. Bir de, kendilerine sunulan konfora alışmış, o konforun tutsağı olmuşlarsa... Umberto Eco, yaşamaktan mutlu bu kitle insanını, akılsız, kibirli tembelliğinden koparabilir miyiz diye soruyordu aynı yazısında. Kucağımdaki yavru kediye baktım, sorunun cevabını düşünürken. “Hayır!” diyordu Eco, o insanları yerlerinde tutan oyunlar sürdükçe ve onları apaçık olan şeyi yorumlama sorumluluğundan kurtaran “paket görüşler” oldukça, hayır! Hayal kırıklıkları, bu çağı çökertecek kadar ağırlaşabilir, ağırlaşıyor… Belki de bu yüzden maskeler kişiliklerin yerini alıyor, o ağırlığı hissetmemek için bir can simidine dönüşüyor.

Denizde dalgalar çoğalmıştı, hayal kırıklığının dalgaları… Umberto Eco, “Özgür insanın başvuracağı tek şeyin kendi köşesine, kendi zilletine, kendi acısına çekilmek” olduğunu yazmıştı. Seni düşündüm, atlayıp bir tekneye, sadece ikimiz, bütün hayal kırıklıklarını aşıp o adaya ulaşsak... Belki bu yavru kediyi ve annesini de yanımıza alırdık. Nereye gidersek gidelim, hayal kırıklıkları peşimizden gelir diyeceksin muhtemelen. İnsanların umut ettiği ve acı çektiği her şeye inanan biri olarak, bütün bu hayal kırıklıklarının daha önce hiç tanık olmadığımız bir cesareti ve umudu taşıdığını söyleyeceksin ve ben susacağım. Sonra Pavese’in o çok sevdiğin “Leuko ile Söyleşiler” adlı kitabındaki şu sözlerini tekrarlayacaksın bana: “Havanın, gecenin getirdiği korkularla, gizemli tehditlerle, ürkütücü anılarla dolu olduğu insanlar. Fırtınaları ya da depremleri düşün. Bu zorluk gerçek idiyse –hiç kuşkusuz gerçekti- cesaret, umut, güçlerin, vaatlerin, buluşmaların mutlu keşfi de gerçekti.” O mutlu keşfi kaçırmamalıyız diyeceksin. Fırtınanın dalgaları, iskeleyi aşıyordu artık. Defterime ve yüzüme damlalar düşerken, Pavese’in “Ölümsüz, ânı kabul edendir” sözünü yazdım son…