Müzakere masasına oturdun işte…
08.12.2015 09:32 ÇEVRE
İklim Zirvesi’nde 2. devre başlarken kilit konularda anlaşmaya varmadan müzakere masasına oturan tarafların büyük çoğunluğu “at artık imzanı git bir an önce” der gibi en küçük ortak paydaya razı geliyor

Ethemcan Turhan, Arif Cem Gündoğan - Paris

Geçen hafta Paris’te başlayan BM İklim Değişikliği Zirvesi (COP21) küresel iklim rejimini belirleyecek anlaşmayı müzakere etmeye devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde neler olduğuna odaklanarak nereye gittiğimizi anlamaya çalışalım. Durban Platformu (namı diğer ADP) tarafından gruplar halinde üzerinde müzakere edilen taslak metin uzun dönemli sıcaklık artışını sınırlama hedefi, iklim finansmanı, sorumlulukların farklılaştırılması gibi pek çok kritik konuda uzlaşıya varılamadan 900 küsur parantezli ifade içeren 48 sayfaya indirgendi ve konferansta görüşülmek üzere sekretaryaya iletildi. Üzerinde uzlaşılamayan bu kadar çok ifade içeren bir anlaşma mümkün olmayacağından COP21 başkanlığı adına bazı ülkelerin bakanlarına danışma süreci yürütmeleri için yetki verildi. Bakanlar bu hafta taraflara danışarak kilit konularda uzlaşma zemini arayacak. Bunun anlamı şu: Herkesi tatmin eden bir müzakere metni ortaya çıkabilmesi için yeteri kadar zaman yok ve kabul edilmesi muhtemel metin, iklim krizine gerçek bir çözüm isteyen kimseyi tatmin etmemiş olacak. Öyle görünüyor ki her aklı başında insan yaklaşık beş yıldır devam eden müzakerelerde kilit konular çözülememişken geri kalan beş günde bu işin layığı ile yerine getirilemeyeceğini hesap edebilir.

Ulusal katkı niyet beyanları
COP21’deki sıkıntılı bir diğer konu da yeni iklim rejiminin temelini oluşturacak Ulusal Katkı Niyet Beyanları’nın (INDC) yetersizliği. BM Çevre Programı (UNEP) Başkanı Aachim Steiner’in küresel sıcaklıklardaki insan kaynaklı artışın en fazla 2 santigrat dereceyle dizginlenebilmesi için “Halihazırdaki INDC’lerin tam olarak gerçekleştiğini varsayarsak bile 2030 yılında 14 milyar tona varan bir sera gazı azaltım açığı ortaya çıkıyor ve bu açık varken 2 derece hedefini yakalama şansımız yok” sözleri önemli. Bilindiği üzere mevcut hedeflerle küresel sıcaklık ortalamasında 3.5 santigrat dereceye varan bir artış öngörülüyor. 0.5 derecelik farkın bile bir çok ülke ve canlı türünü yok oluşu anlamına geldiği vurgusunu tekrar yapmak yerinde olur. Dolayısı ile ülkelerin beyanlarını tekrar gözden geçirip daha hırslı hedefler koymaları elzem.

Türkiye ve sorumluluk…
Bu noktada 1992’de imzaya açılan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde gelişmiş ülkeler - gelişmekte olan ülkeler biçiminde vücut bulan sorumlulukların farklılaştırılması meselesi gündeme geliyor. Taraf ülkeler, Paris’ten çıkacak anlaşmanın temel prensiplerinden biri olması beklenen farklılaşma kavramını somutlaştırabilecek bir formülü henüz üretemediler. İklim adaleti grupları da farklılaştırma kapsamında tarihsel sorumluluklarının yanı sıra ileriye dönük gidişatın da dikkate alınması gerektiğini ifade ediyorlar. Türkiye üzerinden anlatacak olursak, tarihsel sorumluluğu %0.8 olan ülkemizin 1990-2013 salım artış hızı %110 civarında ve böyle giderse kişi başı sera gazı salımı açısından 2030 yılında Çin, ABD ve AB gibi devleri sollayacak. Bu durumda adil bir çözüm için Türkiye’nin halihazırdakinden çok daha fazla sorumluluk alması gerekiyor.

Gerçekten daha yakıcı ne var?
COP21 ikinci haftasına girerken sosyal hareketlerin tabandan iklim adaleti tesis etme girişimleri de hız kazanıyor. Geçtiğimiz haftasonu Paris’in banliyölerinden Montreuil’de düzenlenen Halkların İklim Zirvesi, özellikle resmi zirvede tekrarlanan “karbon piyasalarından ve teknolojik çözümlerden başka seçenek yok” söylemine karşı “Küresel Alternatifler Köyü” Alternatiba’yı hayata geçirdi. 130 yerel örgüt ve sivil toplum kuruluşunun oluşturduğu Coalition Climat 21’in düzenlediği bu etkinlik mülteci haklarından feminist harekete, enerji demokrasisine geçiş hareketinden adil dönüşüm için emek hareketine, agroekoloji hareketinden planlı ekonomik küçülme (degrowth) hareketine iklim krizine karşı adaleti merkeze koyan gerçek alternatifler olduğunu göstermesi bakımından önemliydi. BM zirvesinde tarihsel sorumlulukların tanınması, iklim krizinin verdiği zararların tazmin edilmesi ve küresel Kuzey-Güney adaletsizliklerine karşı mücadele verilirken, alternatif zirvede küresel iklim adaleti hareketinin bir çatı olarak tüm sosyo-ekolojik hak ve özgürlük mücadelelerini içeren bir hareket olduğunun altı çizildi.

İklim adaleti için halk mahkemesi
Halkların İklim Zirvesi’ndeki en önemli etkinliklerden birisi de kuşkusuz Naomi Klein ve Bill McKibben’ın savcılığını yaptığı ‘Halk Exxon’a Karşı’ altbaşlıklı iklim adaleti için halk mahkemesi oldu. Klein açılışta yaptığı konuşmada her ne kadar burada farazi bir mahkeme ortamı yaratılmış olsa da gezegene ve halklara karşı suç işleyenlerin gerçek mahkemelerde yargılanacağı günü de çok yakında görebileceğimize vurgu yaptı. Halk Mahkemesi, Kuzey Kutbu’nda yaşayan yerli Sami halkının temsilcilerinden, Alaska’daki yerli hareketi temsilcilerine, Hindistan’daki termik santral karşıtı mücadeleden, küçük ada ülkesi olan ve deniz seviyesinden 1 metreden yüksek bir yeri olmayan Kiribati’ye kadar pek çok tanığın ifadelerine başvurdu. Bu da özellikle iklim adaleti mücadelesinin küresel ve bölgesel yargı sistemleri içerisine nasıl taşınabileceği noktasında farazi de olsa bir tarihsel dönemece vurgu yapılması açısından da önemliydi.

Mega projeler ve iklim krizi
İklim adaleti mücadelesinin atmosferdeki karbondioksit moleküllerine karşı değil topyekun iklim krizini yaratan iktisadi sisteme, enerji üretim-tüketim biçimine, kentleşme, tarım ve sanayi sistemine karşı olduğunun altını tekrar çizmemizde fayda var. Bu anlamıyla enerji sistemlerinin hızla karbonsuzlaşması gerekli olmakla beraber yeterli değil. Örneğin Fas’ta planlanan 580 MW kapasiteli Noor projesi gibi büyük ölçekli güneş enerjisi sistemleri her ne kadar bu karbonsuzlaşmaya model olarak gösterilse de Fas’ın başkenti Rabat kadar bir arazi kaplayan ve çöl kumlarının yüzeyini kaplaması sebebiyle temizlik ve bakım için ciddi miktarda su tüketecek olan mega projelerin iklim krizine tek başına çözüm olmayacağı açık. Yani bir yerden yaparken bir yerden yıkan ve uzun vadeli toplumsal dönüşümler yerine kısa yoldan sermaye yoğun teknolojik çözümler üretmek peşindeki politikalar iklim adaleti karşısındaki en çetin zorluklardan da birini oluşturuyor. Bu anlamda konuştuğumuz Bolivya’daki yerli halk mücadelesi içerisinden gelen Elizabeth Peredo Beltrán, özellikle iktidar sarhoşluğunun siyasetçileri kolay yoldan, hızlı ve merkezileşmiş enerji çözümleri üretmeye itmesine rağmen mücadelenin enerji güvenliği değil, enerji demokrasisi için olması gerektiğini belirtti. Önümüzdeki günler bu mücadeleler için neler sunacak hep birlikte göreceğiz.

NOT: Ekoloji Kollektifi’ni şu hesaptan takip edebilirsiniz: www.iklimadaleti.org