Nasıl böyle kıyıcı olduk?
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Son günlerin şu haberlerine bir bakın: Bir yanda başkentin merkezinde “İşimizi istiyoruz” diyerek adım adım ölüme giden iki eğitimci. Aslında pek haber de oldukları yok bizim memlekette! Elâlem bizden çok dert ediyor bizim canlarımızın kıyımını.

Öte yanda, Konya’da hamile bir doktor; trafikte aracına arkadan çarpan kişi tarafından kurşunlanan… Ve Antalya Finike’de bir yayla evinde av tüfeği ile öldürülen çevreci çift.

Bir de, “iş kazası” raporları var, pek dikkat çekeceğini sanmadığım.

Kıyıcılık” dediğim; hamile doktorun vurulması, çevreci çiftin öldürülmesi değil sadece. Yeterince konuşmadığımız, görüp duymadığımız ölüme gidişleri Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın…

Kör, sağır, dilsiz halimiz “İş kazası” deyip de geçtiğimiz ölümleri karşısında ekmek parası peşindeki emekçilerin…

CHP’li birkaç milletvekili 24 saatlik açlık grevi yaptı, 64 gündür hiçbir şey yemeyip kendilerini yiyip bitirerek “İşimizi istiyoruz” çığlığını duyurmaya çalışan iki eğitimci için. O ikisi ve ikisinin seslerini duyurmak için 185 gündür oturdukları alana da çevik kuvvet müdahale etti dün!

O polisler ki, herkesin gözü önünde en hoyrat yaklaşımı sergilerken, bazıları gözaltında gizlice “Kusura bakma” diyor, İnsan Hakları Anıtı önünden tekme tokat götürdüğü direnişçiye. Başka hiçbir şey de yapmadan öylece otururken alıp götürdüğü o direnişçiye! Bir yandan, tekme tokat götürerek işini garantiye alacağını düşünüyor, öte yandan da o direnişi kendi iş güvenliği için de bir umut olarak görüyor!

Ve 30 CHP milletvekili (yazı ile de otuz), “Duymadım, bilmiyorum” diyen Başbakan’a mektup yazdılar; “Kamuoyunda bu konuda oluşan yoğun hassasiyet ve Gülmen ile Özakça’nın telafisi mümkün olmayacak sağlık sorunları riski göz önüne alınarak durumlarının tekrar incelenmesi ve görevlerine iadeleri hususunun acilen değerlendirilmesini dikkatlerinize sunuyorum” diyerek.

Neden 300 milletvekili değil de 30?

Bir başkentin meydanında iki insanın adım adım ölüme gidişi karşısında yeterince ses çıkarmamak da kıyıcılık işte!

Sosyolog Durkheim, ekonomik kriz dönemlerinde insanların toplumda kendilerini bağlayacak değerler bulmakta zorlandıkları dönemlerde “anomik intihar”ların ortaya çıktığını söyler. Türkiye’nin böyle tam ortasından bölünüp kutuplaşması; ekonomi üstü toplumsal, siyasal bir kriz aynı zamanda. Sonuç ortada işte!

Bu hal biraz da böyle kıyıcı yapıyor bizi!

Konya’da bir adam, arkasından çarptığı aracın sürücüsü hamile doktoru, hamile olduğunu bilmiyor tabi ama bir önemi de yok zaten, şiddetinden korunmak için kendisini kilitlediği aracının içinde sırtından vuruyor!

Bu nasıl bir şiddet, nasıl bir kıyıcılıktır böyle ki, senin öfke ve şiddetinden kaçmak için kendisini arabasına kilitleyen bir kadının arkasından mermi yağdırırsın?

Ya Ali Büyüknohutçu ve Ayşin Büyüknohutçu’nun, galiba herkese açtıkları için “Ali Baba’nın Çiftliği” dedikleri yayla evinde vahşice öldürülmelerine ne demeli?

Kimseye bir zararları olmadığı gibi, herkesin içine ettiği doğayı korumayı kendilerine iş edinmiş iki çevreci insan… Ali Baba’yı yakın mesafeden yüzüne av tüfeği ile ateş ederek, eşini de göğsünden vurarak öldürmek…

Katil zanlısı işsiz olduğunu, cinayetleri para için işlediğini ve evden yaklaşık 2 bin lira aldığını söylemiş.

İki bin lira için iki cana kıymak!

Çok daha azına, “kaza” denilen iş cinayetlerinde kıydığımız canlar var. PRNet’in medya haberleri incelemesine göre, geçen yıl “iş kazalarında1970 vatandaşımızın canına kıyılmış! Bu rakamla Avrupa’da birinci, dünyada üçüncü olmuşuz!

En çok inşaatlarda kıyılmış canına işçilerimizin, ikinci sırada tarım var… Taşımacılık, ticaret/büro, belediye diye gidiyor sıra… Çalışma hayatına fazla da sokmadığımız için kadınları, iş cinayetlerinde daha fazla kıyılan erkekler olmuş. 1872’ye 98!

Halimiz bu işte. Böylesine kıyım kıyım kıyılıyor, birbirimize kıyıyoruz. Ve bu haldeysek eğer, bu kadar yaygın bir şekilde, tek tek birilerinin kötülüğü değildir neden.

Bir toplumsal kriz, toplumsal anomi hali, bu kıyıcılığa yol açan!