Nazi askeri ‘emir kulu’ muydu?
25.02.2018 08:59 BİRGÜN PAZAR
Mahkeme süresince Nazi askerlerinin birçoğu, kendilerinin herhangi bir suçu bulunmadığını, çünkü her birinin sadece birer emir kulu olduğunu ve verilen emirleri uygulama sorumluluğu taşıdığını belirtti. Bu savunma kimi zaman öyle uç bir noktaya erişiyordu ki, emirlerin doğrudan Führer’e dayandığı ve dolayısıyla ortada sadece tek bir suçlu bulunduğu yorumuna kadar ilerliyordu

Önder Kulak - Dr, Felsefe

Nazilerin yenilgisinin ardından, 1945 yılının Ekim ayında Nürnberg’de, Sovyetler Birliği’nin de dahil olduğu uluslararası bir mahkeme kuruldu. Nürnberg Duruşmaları1 adıyla anılan bu mahkeme, Nazi Almanyası karşısında edinilen askeri zaferi de arkasına alarak, Nazileri barışa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar başlıkları altında yargılamayı üstlendi.

Mahkemenin başladığı andan itibaren, burjuva hukuku ve proleter hukuk arasında geçen açık bir çatışma alanı olduğu hemen fark ediliyordu. Öyle ki, yargılamanın dayandığı başlıca ilkelerin belirlenmesi, ancak teorik bir muharebenin sonucunda mümkün olabiliyordu. Sovyetler Birliği’nin yargı temsilcileri, hukuksal terimlerin sınıf kavramıyla ilişkisiz şekilde ele alınmalarını reddediyorlardı. Bu durumda kavramlara ya proleter içerikler dayatıyor ya da onları mümkün olduğunca anlam kümesi içine katıyorlardı. Böylece proleter hukuk ilkelerini yürürlüğe koymaya ya da onları şerhler biçiminde mahkeme tutanaklarına geçirmeye çalışıyorlardı.

Bu çatışma alanının zaman içinde şiddetlendiği görülebilir. Buna neden olan başlıca gelişme, Sovyetler Birliği temsilcileri tarafından, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve diğer emperyalistlerin Nazilerin yükselme dönemi boyunca verdikleri örtük desteklerin açığa çıkarılması olmuştur. Sadece teşhirle yetinmeyen Sovyetler Birliği temsilcileri, bahsi geçen maddi desteklerin de yargılama kapsamına alınmasını istiyorlardı. Buna gerekçe olarak, Nazilerin, Sovyetler Birliği’ne karşı hazırlandığı ve bilhassa önünün açıldığı iddiası gösteriliyordu. Bu durum özellikle ABD tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

Mahkeme sürerken hâlihazırda gerginleşen ilişkiler, ABD’nin kimi eski Nazi askerlerini yeni Almanya için önermesinin ve onları cezalardan muaf tutmak istemesinin ardından, uzlaşılması mümkün olmayan bir noktaya erişmişti. ABD, elindeki listede bulunan kimi Nazilerin ağır cezalar almamaları için uğraşırken, Sovyetler Birliği de aksi sonuçlar için tüm ağırlığını ortaya koyuyordu. Netice olarak, Sovyetler Birliği, alt rütbelilerin hepsi olmasa da, üst rütbeli Nazilerin hemen hepsinin ağır cezalar almasını sağlayabilmişti. Bu durumun da etkisiyle biriken gerilim, Winston Churchill’in 5 Mart 1946 tarihinde yaptığı o ünlü komünizm karşıtı konuşmasının ardından ipleri koparmıştı. Sonrasında mahkemenin bir kendiliğindenlik içinde ilerlemiş olduğu söylenebilir.

Kant’ın tanıklığı
Mahkeme süresince Nazi askerlerinin birçoğu, kendilerinin herhangi bir suçu bulunmadığını, çünkü her birinin sadece birer emir kulu olduğunu ve verilen emirleri uygulama sorumluluğu taşıdığını belirtti. Bu savunma kimi zaman öyle uç bir noktaya erişiyordu ki, emirlerin doğrudan Führer’e dayandığı ve dolayısıyla ortada sadece tek bir suçlu bulunduğu yorumuna kadar ilerliyordu. Nazi askerlerinin sergilediği savunma için birçok gözlemcinin sıkça Kant’ın tanıklığını andığı görülmüştür.2 Bu tanıklığın ne kadar mümkün olduğu ise hâlâ bir tartışma konusudur.

Bahsi geçen tanıklığın başlıca argümanı, Kant’ın ahlak felsefesine3 ilişkin birkaç kilit fikre dayandırılmaya çalışılır. Bu bağlamda, bireyin toplumsal barışın korunması için özel alan dahilinde kendisine sunulan sorumluluğunu, ona karşı dahi olsa yerine getirmesi gerektiği düşüncesi öne çıkar. Bu düşüncenin savunmada sergilenen tutumla örtüştüğü düşünülebilir. Ne var ki Kant’ın bu düşüncesi, bireyin karşı olduğu fiili, kamusal alan dahilinde eleştirel biçimde ifade etmesi ve değişimi için otoriteden istemde ve gerekirse baskıda bulunması gerektiği düşüncesiyle tamamlanır. Kaldı ki Kant’ın Nazi ideolojisinin akıldışılığına karşı çıkılmasını önermiş olacağı da aşikârdır.

Bu karşı çıkma olanağı karşısında Nazi askerleri, verili otorite karşısında böylesi bir koşulun olmadığını belirterek, ikinci düşünceyi hasıraltı etmeye çalışıyorlardı. Kant’a bakıldığında ise burada yoruma açık bir boşluk ortaya çıktığı söylenebilir. Bu noktada, öncelikle, kişinin kendi aklını kullanma cesaretini göstermekle yükümlü olduğunu ifade etmek gerekir. Öyleyse Kant bakımından eleştirinin toplumsal barışı bozabilecek bir eşiğe ulaşmadığı sürece, kamusal alan dahilindeki tüm çabalar için açık olduğu belirtilebilir. Bu durum elbette kimi bedelleri göze almayı da gerektirebilir. Kant, bireyin kendi aklını kullanma cesaretini gösterebilmesinin hiç de kolay olmayacağını ve bedelleri olabileceğini zaten ifade ediyordu. Kant’ın bunların göze alınması gerektiğini öneren birçok ifadesi mevcut. Bu ifadeler üstünden hareket edildiğinde, Kant’ın tanıklığı askerlerin olanlara dair kabullenme halleriyle örtüşmemektedir. Yine de Kant’ın emre itaati toplumsal barışın gerisine koyması, sorgulamayı bir çıkmaza sürüklemektedir.

Burada söz konusu çıkmazın kendi aklını kullanma cesareti gösteren bireyin yetkinliğiyle aşılabileceği yorumu da haklı değildir. Öyle ki Kant’ın Prusya hükümdarları karşısında ortaya koyduğu -düşünce ve pratik bakımından- edilgenlik, böylesi bir yorumu da haksız çıkarmaktadır. Ortada yapısal bir sorun olduğu görülmektedir.

Nazi askeri olanlara karşı kamusal alanda tepki göstermediği için eleştirilebilir. Fakat her iki koşulda da, gönülsüz olsa dahi “işlenen suçlar”a tıpkı diğerleri gibi ortak olduğu gerçeği değişmez. Bu durum, birçok kimse tarafından, Kant’ın tanıklığı burada geçerli olmasa da, düşüncelerinin kısmi bir zemin oluşturmak için kullanılabileceği şeklinde yorumlanır. Öyleyse Kant’ın tanıklığından çok, ahlak felsefesinde bulunan bir boşluktan hareketle felsefesinin kullanılmasından bahsedilebilir. Diğer yandan böylesi bir zeminin yine Kant üstünden, iyiyi amaçlayan yasanın evrensel karakteri bakımından aşındırılmaya ve hatta geçersiz kılınmaya açık olduğu da söylenebilir. Yine de “sorun”un çözümünün Kant’ın sınırlarını çokça aştığını ifade etmek hiç de yanlış olmayacaktır.

Suçlu kim?
Nazi askerlerinin bir kısmı gönüllü ve zorunlu askerlerden oluşurken, arta kalan ve ordunun esas kısmını meydana getirenler profesyonel, eşdeyişle paralı askerlerdi. Bu profesyonel askerler, ideoloji işçisi kavramı kapsamında, düzenin ideolojisine bağlı birer koruyucuydular. Başka bir deyişle, geçimlerini sağlamalarına olanak veren belirli bir değişim metası karşılığında, düzenin ideolojisini benimseyen ve onun adına silah kullanan kimselerdi. Bu durumda sınıfına ihanet eden, böylece farkında olmaksızın kendisine kasteden ve halka karşı silah doğrultan bireylerdi.

Bireylerin orduya katılma tercihleri elbette kendilerini saran koşullardan bağımsız şekilde kabul edilemezler. Bu bakımdan koşulların bireyler üstündeki etkisi, kuşkusuz ilk etken olarak dikkate alınmalıdır. Koşullar, sınıfsal çatışmanın duruma göre, düzen ya da alternatifi tarafından belirlenirler. Burada ilki açısından bireyin düzene karşı koy(a)madığı oranda edilgen kaldığı ve toplumsal bilinç biçimleri noktasında işbölümü içerisindeki etkinliğine karşıt şekilde düzene eklemlendiği ve bir anlamda varoluşunun parçalandığı ifade edilebilir. Bu durumda ortaya çıkan denklem, koşulların düzenin ağırlığında olması, kolektif bir irade olarak sınıf örgütlerinin birey üstündeki etkisinin belirleyici olmaması ve bireyin de düzene karşı koymaktan uzak olması fiillerini içerir. Peki bireyin buradaki edilgenliği ve düzene eklemlenmesi bir zorunluluk olarak mı düşünülmelidir?

Bireyin içinde bulunduğu koşullar ne kadar düzenin ağırlığını taşısa da, ondan hâkim ideolojiyi reddetmesi beklenir. Bunun için bireyden umulan kendi sınıf pratiğine uygun bilinç biçimleri geliştirmesidir. Bu noktada düzenin ideolojisi kuşatıcı olsa da, sınıf bilinci de bir seçenek olarak önünde durmaktadır. Kaldı ki söz konusu durum ordu içerisinde de farklı değildir. Örneğin Nazi ordusu ve kendi çıkarlarının özdeşleştirildiği bir yanılsama karşısında, rütbelilerin şatafatlı ve kendisinin acınası koşulları üstünden bünyesindeki yanılsamanın değillemesini üretebilir ya da onu dışarıdan edinebilir. Bu ve benzeri örnekler alternatif bir bilincin bütünsel inşası için ekilen tohumlar olarak düşünülebilirler.

Bahsi geçen olanağın gerçekleşmesinin sınıf örgütlerinin yeterince müdahil olamadığı bir ortamda hayli zor olduğu elbette doğrudur. Bu noktada bireylerin aileden eğitime ve çevresine kadar etkilenimleri, yapılarındaki farklılıklar ve bunlara bağlı olarak, düzenin dayatmaları karşısında kendi başına bir bilinç örgütlemenin ya da bunun için gerekli iletişimleri kurmanın önündeki engeller anılabilir. Diğer yandan, kendiliğindenlik ve örgütlülük arasındaki ilişkinin tek yönlü işlemediği de anımsanmalıdır. Burada halka karşı işlenen suçlar kritik bir örnek oluşturmaktadır.

Nazi ordusuna mensup her bireyin, halka karşı işlenen suçlar dolayısıyla yanılsama biçimlerini değillemesi ve alternatif düşüncelere ulaşabilmesi olanak dahilindeydi. Örneğin insanların toplama kamplarına kapatılması, binbir işkencelere ve katliamlara uğramaları karşısında, söz konusu suçlara ortak olmamaları mümkündü. Birey, işlenen suçlara dair fiilleri, bedellerine rağmen, uygulamayı reddedebilirdi. Bunu firar ve kimi bireysel tepkiler aracılığıyla da gerçekleştirebilirdi. Dahası kendisi gibi tepki duyan kimselerle beraber hareket edebilir, mağdurlara yardım edebilir ve çeşitli oluşumlarla irtibata geçerek, olanların hiç değilse bir parça engellenmesini sağlayabilirdi. Kaldı ki bu beklenenleri gerçekleştiren yüzlerce askerden bahsetmek mümkün. Bu durumda mahkemedeki askerlerin suçlu olmadıkları ve sorumluluğun sadece koşullarda ve onları bünyesine katamayan sınıf örgütlerinde olduğu söylenebilir mi?

1 Nürnberg Duruşmaları’nı anlatan bir Sovyet belgeseli için bkz. http://www.imdb.com/title/tt0244109/
2 Nürnberg Duruşmaları’ndan ayrı şekilde yargılanan bir SS yarbayı, Adolf Eichmann savunmasında Kant’ın ismini anarak, doğrudan tanıklığına başvurmuştur. Eichmann’ın Kant yorumuna en büyük tepkiyi veren isimlerin başında Arendt gelir. Arent’in Eichmann ile konu bağlamındaki tartışmasını ele alan Butler’in bir çalışması için bkz. https://www.theguardian.com/commentisfree/2011/aug/29/hannah-arendt-adolf-eichmann-banality-of-evil
3 Kant’ın bu çalışma dâhilindeki fikirlerine dair bkz. Immanuel Kant, “ ‘Aydınlanma Nedir?’ Sorusuna Yanıt”, Seçilmiş Yazılar, çev. Nejat Bozkurt, İstanbul: Remzi Yayınevi, 1993.