Nazi hukuku
AYÇA SÖYLEMEZ AYÇA SÖYLEMEZ

‘Yasal iktidar sahipliğinin üç katmanlı - takdir yetkisinin kullanımı, kanunilik karinesi ve derhal icra edilebilirlik üzerinde yükselen - büyük ödülü, olağanüstü halin sağladığı olağandışı yetkilerini kullanırken eşit şanslara dair her türlü düşünceyi bertaraf edici asıl etkisini bütünüyle sergiler. Ayrıca bu ödül, hâkim partiye sadece ‘ganimet’ ve eski tarzdaki spoils [avanta] üzerinde tasarrufta bulunma imkânı sunmakla kalmaz, niceliksel anlamdaki bir total devlet içinde tüm mali (vergi ve harçlar) hukukla beraber milli gelirin tamamı üzerinde tasarruf imkânı da sunar.’

Teorilerinin verdiği ilhamla “Üçüncü Reich’ın baş hukukçusu” olarak bilinen Carl Schmitt, devletin şiddet tekeli olması yolunda Hitler’e önemli bir hukuki altyapı sunmuş, onun daha önce ‘kimsenin aklına gelmeyen’ yerlere gitmesinin kanuni zeminini sağlamıştı. Yukarıdaki satırlar da Cemil Ozansü çevirisiyle, ‘Kanunilik ve Meşruiyet’ başlığıyla İthaki Yayınları’ndan çıkan Schmitt kitabından.

Schmitt’in bu satırları dünyayla 1932’de buluştu, 85 yıl sonra bugün, başka ilhamlarla yeniden hatırlanıyor.

‘Modern Zamanlar’ın kanuni faşizminde iktidar/diktatör, sürekli bir olağanüstü hal durumunu olağan hale dönüştürerek, demokrasinin kırıntısı kalmayıncaya dek yasaları değiştirebilir, ancak yasal sınırlar içerisinde kaldığından dolayı kendisine ‘meşruiyet’ yükleyebilir. (Bazılarına göre şimdiki ‘postmodern zamanlarda’ da durum aynen böyledir.)

Schmitt’e göre, sadece siyasi haklar değil, ekonomik işleyiş de aynı şekilde düzenlenebilir, hiç olmadı Anayasa değiştirilir. Tüm kanunlar, total devlet anlayışına göre tasarlanabilir. Total devlet ancak ‘içerideki ve dışarıdaki’ total düşmana karşı total savaş verilerek ayakta kalabilir. (Tanıdık geldi mi?)

Schmitt, modern dönemde yeniden tanımlanan despotizmle birlikte şekillenen yeni kavram totalitarizmi faşist devlete uygun olarak ‘total düşman, total savaş ve total devlet’ diye teorileştirmişti.

Sonrasındaki 90 yıl boyunca da başta emperyalist ülkeler olmak üzere, ABD’deki Vatanseverlik Yasası’ndan Türkiye’de olağanüstü halin kullanımına dek, kanunların veya hukukun siyasete göre her türlü şekli alabileceğini, hukuk ile demokrasinin birbirini öncelemediği sık sık ispatlandı.

O yüzden belki de sadece siyaset felsefesi açısından değil, iktidarlar açısından da ‘meşruiyet’ kanunlar üzerine kurulabilirken, yapılan demokrasi çağrıları ‘anlamsız’ bulunuyor.

Ama 30’larda da şimdi de hatırlanan tek şey Nazizm değil, demokrasinin yazılı kanunlarla verili bir durum olmadığı bilakis ancak halk kitlelerinin kesintisiz talebi ve ısrarıyla hayata geçebileceği dersini de bir kez daha görüyoruz.

Bir devlette olağanüstü halin olağan hale evrilmesi, en kristalize ve kanuni haliyle Üçüncü Reich’ta yaşandı. Faşizm dendiğinde akla Mussolini İtalyası’nın değil de Hitler Almanyasının gelme sebebi de bu belki. Ya da belki filmlerdir? Ancak Nazilerin son haftalarda gazete manşetlerinde olmasının sebebi bu değil.

İçinde yaşadığımız büyük ironinin bir sonucu olarak, son 10 yıldır iktidarın uygulamalarıyla hatırladığımız 30’lar Almanyası, bugün aynı iktidar tarafından günümüz Almanyası’na yönelik kullanılıyor.

Sesimizi, yaşadıklarımızı dünyaya duyurma çabamızda iktidarın (amacı bu olmasa da) bize bunca yardımcı olması da aynı ironinin devamı olsa gerek.