Ne darbe ne diktatörlük
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Memleket yakın tarihinin en karanlık günlerinden birini yaşadı 15 Temmuz akşamı. Türkiye’deki demokrasi ve emek mücadelesinin en büyük hasmı olan darbecilik hastalığı ordu içindeki bir klik tarafından nüksettirildi. Bu klik, yalnızca, bir şeyden habersiz sahaya sürülen gencecik çocuklara ve yaşamını yitirenlere değil ülkede darbelere ve diktatörlüğe direnen herkese en büyük kötülüğü yaptı. Öncelikle bunun bir mizansen değil gerçek bir darbe girişimi olduğunu ve sonuna kadar karşı çıkılması gerektiğini tespit edelim. Sonrasında son iki gündür yaşananları olabildiğince soğukkanlı bir biçimde analiz etmeyi ve kendimize yol haritası çizmeyi deneyelim.

-Yaklaşık bir yıldır uluslararası medya organlarının bazılarında ve Türkiye’de darbe olasılığı konuşulmaktaydı. Bu tartışmalar içerisinde dikkat çekmeye çalıştığım ana nokta ülkede emir-komuta mekanizmasına uygun bir darbe olasılığının olmadığıydı. Son bir yılda PKK ile TSK arasındaki savaş ve Saray-AKP blokunun devletleşmede geldiği nokta, hiyerarşi içinde yapılacak müdahale seçeneğini tamamen sıfırladı. ‘Askere zırh’ olarak bilinen yasanın çıkmasıyla, geçtiğimiz bir yılda operasyonları yürüten ve kendini risk altında hisseden apoletli sayısı da azaldı. Uluslararası dengeler ise “başında kim olduğu belli” bir siyasi iradeyi, meçhul bir askeri yönetime tercih edeceğini çoktan belli etmişti.

-Darbe kliği, muhtemelen hiyerarşi içi bir müdahaleden tamamen umudu kestiği ve kendinin tasfiye edileceğini anladığı için alelacele harekete geçti. Tasfiye YAŞ’ta olabileceği gibi öncesinde tutuklamalar biçiminde de gerçekleşebilirdi. Darbecilerin beklentisi, iktidar blokuna karşı olan diğer kliklerin de sürece eklemlenmesiydi. Fakat büyük olasılıkla 9 Mart sürecine benzer bir biçimde müdahale yaklaşırken cayanlar oldu. Darbe girişimi, Jandarma Genel Komutanlığı ve Hava Kuvvetleri’nde bir kliğin iletişimde olduğu gruplarla sınırlı kaldı. 1. Ordu’nun, klik ile beraber hareket etmemesi darbeyi “girişim” düzeyinde bıraktı. Fakat ne denli gözlerinin dönmüş olduğu meclisi bombalamalarından belliydi.

- İktidarın böylesine bir girişimden haberdar olduğunu ancak zamanını kestiremediğini düşünmek için yeterli nedenimiz var. İlk şoku atlattıktan sonra, yaşananın “kalkışma” olarak nitelendirilmesi, tüm emniyet güçlerinin seferber edilmesi bunu gösteriyor. Darbe girişiminin ‘acemiliği’ netleşince iktidar doğrudan halkı sokağa çağırarak çok riskli bir adım attı. Sonuçta darbe girişimi emniyet güçleri ve darbeye dahil olmayan askerlerin müdahalesiyle akamete uğradı. Peki ya sonuçları?

- İktidar camileri, belediye imkânlarını ve iletişim mecralarını kullanarak kitleleri seferber etti. Bu başlı başına yeni bir durum. Mitinglere insan taşımanın ötesinde bir eşgüdüm ve organizasyon kabiliyetinden söz ediyorum. Gezi zamanında iktidarın denediği fakat başaramadığı kitle mobilizasyonu 15-16 Temmuz’da gerçekleşti. Muhaliflere tüm kamusal alanı kapatan iktidar, kendi tabanına sokakları altın tepsi de sundu. Bu kitlenin İslamcı-milliyetçi bir koalisyon olduğu ve birçok yerde polisin gözetiminde AKP’liler ile MHP’lilerin beraber hareket ettiği görülüyor. Kitlenin içindeki çeşitli grupların, “palaları” aşan bir para-militer örgütlenmeye işaret ettiği çok açık. “Yeni Türkiye’nin” “demokrasi bayramı”nda bitmeyen salalar, tekbirle dolaşılan mahaller ve tüm muhaliflere gözdağı var. Bu faşizmin ana kucağıdır.

Bu dalganın tüm demokratik kurumları ezmesine ve sokağın linççi gruplar tarafından işgal edilmesine karşı “ne darbe ne diktatörlük” diyerek mümkün olan en geniş demokrasi cephesini kurma ve cumhuriyete sahip çıkma zamanı

- Darbe girişimi nedeniyle iktidar bloku, çoğunlukçuluğa sabitlediği demokrasi algısını “demokrasiyi sevmek AKP’yi sevmektir” noktasına çıkardı. Sermayeden STK’lara biat beyanları garanti altına alındı. İktidar kendi içindeki çatlaklara çimento döktü. Abdullah Gül’ün derhal ekranlarda görünmesi, Davutoğlu’nun açıklamaları rastlantı değil. Tehdit karşısında saflar sıkılaştırıldı; başkanlık önündeki şerhler rafa kalktı.

- Emniyet güçleri ile ordunun kimi unsurlarının karşı karşıya gelmesinden kazanan Emniyet oldu. Bu tahminlerin ötesinde bir psikolojik özgüven demektir. Sözünü ettiğim ‘özgüvenin’ kendini göstereceği yer ise demokrasi talebiyle sokağa çıkanların eylemliliğidir.

- İlk andan itibaren askeri darbelerde ve girişimlerde mutad olduğu üzere büyük bir tasfiye operasyonu başlatıldı. Ordudaki tasfiyenin yalnızca Cemaatçi subaylarla sınırlı olmayacağını öngörmek falcılık değil. İkincisi iktidar bloku, başarısız darbe girişiminden devşirdiği güçle hemen tasfiyeyi yargıya taşıdı. ‘Normal’ koşullarda en azından cılız da olsa ses getirecek operasyon tereyağından kıl çeker gibi tamamlandı. Önümüzdeki günlerde bu operasyonların TSK ve yargıyı aşan bir boyuta gelmesi muhtemel.

- Bu şartlar altında 15-16 Temmuz’un “yeni rejimin” tesisinde 1 Kasım gibi salt bir aşama değil, “bir doğumgünü” olduğunu söyleyebiliriz. İktidarın da bunu böyle gördüğü Taksim ve Kızılay’a kitleleri çağırmasından belli. Başkanlık sistemi önündeki psikolojik bariyer, “tankla topla” yıkıldı; darbe teşebbüsü ‘devirmek’ istediğini hiç olmadığı kadar güçlendirdi. Bu dalganın tüm demokratik kurumları ezmesine ve sokağın linççi gruplar tarafından işgal edilmesine karşı “ne darbe ne diktatörlük” diyerek mümkün olan en geniş demokrasi cephesini kurma ve cumhuriyete sahip çıkma zamanı.