Ne güzel anti-komünizmlerimiz vardı
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

1967 Yunan cuntası zamanına ait bir fıkra... O zamanlar Yunanistan’da üç televizyon kanalı var. Gün boyu çalışıp evine yorgun gelen bir vatandaş, televizyonu açar, neşeli bir şeyler görmek ister. Karşısında cuntacı general Pattakos konuşmakta. İkinci kanalı açar. Yine aynı cuntacı. Üçüncü kanalı açar. Bu kez ekranda süngülü askerler. Süngülerini ekrandan vatandaşa doğrultup, “Derhal diğer kanala geç” emrini verirler. Bu fıkrayı ülkemize uyarlamış Şanal üstadımız, sanal Düşünce Özgürlüğü Müzesi’nde.

Bizim yerel faşizm erbabı aynı şeyi yapıyor. Ama onun süngülü askerler yerine mürekkep kirleten yazıcıları ve ekran papağanları var. Aynı kirli ve yalan sözleri söyleyip yazmaktan yorulmuyorlar. Dikkati Erdoğan’a yönlendirmek için süngü nöbetindeler.

Hitler faşistti. Ama hep uluslararası liderdi. Ülkeler arası savaşa karşın dünya sisteminin bir parçasıydı. Çünkü faşizm sistemin bir parçasıdır. Bizim yerel faşizm erbabı bir ara uluslararası liderliğe namzetti. Ama durumlar değişti. Ve yerel bir figüre, yerel faşizme dönüştü. Halihazırda onun faşizmine sistemin ihtiyacı yok. Çünkü faşizmin gözetiminde yapılacak her şey; özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, tarımın ve tüm ekonominin uluslararası tekeller çıkarlarına uyarlanması... hepsi yapıldı. Hitler, sınıf gerçeğini gizleyerek, halkın büyük bir bölümünü “asilleştirme oyununa” inandırdı (A. Hauser, Sanatın Toplumsal Tarihi) Bu büyük bir yalandı. Ve milyonların yaşamına mal oldu.

Bizim süngülü medya da sınıf gerçeğini kendince gizliyor. Örneğin son işçi grevlerinde, tam bir sahtekârlıkla, önce işçiden yana gibi yazıyorlar. Sonra, meseleyi fabrikaların Koç’a aitliğinden, Doğan medyasının bunu gizlemesinden dem vuruyorlar. İyi de, iktidarda olan, yağlama yıkama yaptıkları AKP. Sınıf gerçeğini gizleme oyunu Hitler ile aynı... Aslında zorbalık ve faşizm de bir sınıf gerçeğidir.

Bu grubun üyeleri iyi anımsar; ne güzel günlerdi o günler. Yalanın en bayağısı ve kabası da olsa, güzeldi: Güzel anti-komünizmler yapılırdı. Okuyanlar inanırdı buna. Güzel tarafı bu “inanma” meselesi. Şimdiki gibi “havuz medyası” ya da iktidar bankalarından alınan krediler için yapılan iktidar gazeteciliği değil. Şimdi bankalar bile ticari değil, siyasi saiklerle tacirlere kredi veriyor ya da vermiyor. Hal böyle iken, sınıf yazıları yazıyor kirli kalemler. Keşke eski yalanların zamanındaki naiflikleri kalsaydı…

Yalanlar doğrudan, kaba ve yalansızdı! Yalansızlık; sözü dolandırmadan, doğrudan söylemek ve yazmak anlamında! Anti-komünizm yalanları bile daha “temizdi”.

Yakın zamanda, bir belgesel film çekimler sırasında, eski bir sosyalist ülkede doğmuş, büyümüş ve halen de orada yaşamakta olan bir büyüğümüzle bir arada bulunduk. Yorucu bir gecenin akşamında eski zamanlardan konuştuk “Biz duyardık eskiden” dedi, “Türkiye’de diyesilermiş ki, eve başka bir erkek gelince koca bunu kapıdaki şapkadan anlarmış, eve girmezmiş. Komünizm için sizde böyle yalan uydurulurmuş. Bu kadar saçma bir yalana inanan var mıydı?” Safça sormuştu değerli büyüğüm, “İnanmayan var mıydı diye sorsana hocam” dedim. Ne kadar şaşırıp üzüldüğünü söylememe gerek yok. Namazında niyazında bir Müslümandı kendisi. Temiz Müslümandı... Gazetelere iktidar mürekkebi taşıyan kara yüzlüler gibi değildi.

İnanacak insanı ve ortamı oluşturduktan sonra her türlü yalan mubahtır artık.

Haftaya dize; “bana kendinden bir hayat gönder” (Cafer Yıldırım, Dev Adımları Vardı Gitmenin, KYÖD Y.)